İncelemeler

Cem Akaş- “Y” Kitap İncelemesi

Y, Cem Akaş’ın 2018 yılında yazdığı, konusuyla pek çok okurun ilgisini çeken romanı. Hikaye, dünya genelinde yayılan bir virüs nedeniyle Y kromozomunun artık görülmediği bir dünyada geçiyor. Erkek bebeklerin artık doğmuyor oluşu, bir süre sonra yeryüzünde bir kadın egemenliği kurulmasına yol açıyor. Ataerkil sistemin çöküşünü kesinleştirmek ve bir daha “erkek tehdidi” ile karşılamamak için kalan erkeklerin hepsi öldürülüyor. Eşcinseller dahil diye de ayrıca belirtiliyor. Bu tarihten sonraki döneme de rektifikasyon dönemi deniyor. Rektifikasyon kavramı astrolojide de geçer ve bir kişinin yaşadığı olaylardan yola çıkarak doğum saatini belirleme ile alakalıdır. Yazar da yeni bir doğuşa atıfta bulunmak için bu kelimeyi seçmiş olabilir. Bu olay örgüsünden yola çıkarak bunun distopik bir kurgu olduğunu söyleyebiliriz. Ancak yazar, Müge İplikçi ile yaptığı söyleşisinde kitabının ne tam olarak distopya ne de tam olarak bir ütopya olduğunu söyler. Çünkü yazar, kadın egemenliğinin olduğu dünyayı, eşitliğin ve adaletin sağlandığı, sosyal hakların iyileştirildiği bir evren olarak da yansıtır.

En son erkeğin 189 yıl önce doğduğu ve bu süreç içinde erkeklerin yarattığı her şeyin yok edildiği, değerli görülen az sayıda edebiyat ve sanat eserinin de kadınlar tarafından kadın dünyasına uyarlamalarının yapıldığı bu evrene bir gün bir erkek bebek doğar ve evli bir çiftin kapısına bırakılır. Bu iki kadın, Constantine adını verdikleri bu erkek bebeği evlat edinir, bir yolunu bularak onu sistemden saklar ve çocuğu tam bir ‘kız’ olarak yetiştirir. Çünkü erkek olmak bir tür genetik bozukluktur ve devlet o bebeği eline geçirirse önce araştırmalar için kullanacaktır sonra da ‘imha’ edecektir.

Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm olan prologda sistemi, yapıyı ve kadınların Constantine’i nasıl büyüttüklerini okuyoruz. Sistemden kaçmak ne derece mümkündür, sevdiğimiz birini korumak için neleri feda edebiliriz, ebeveynlikte önemli olan şey kan bağının ötesi midir? Bize bunları düşündürüyor.

İkinci kısım olan analogda Constantine’in kadınlar dünyasında 10 yaşında bir erkek çocuk olarak yaşadıklarını izliyoruz. Cinsel çeşitliliğin olmadığı bir dünyada cinsiyet rollerinin önemi kalır mı? Bu rollerin ne kadarı sosyal öğrenme yoluyla belirlenir ne kadarı genler ve hormonlar gibi biyolojik yapımızla ilgilidir, sorularını sorduruyor.

Son kısım olan epilogda ise yetişkin Constantine’in hayata bakış açsının nasıl şekillendiğini görüyoruz. Farklı olmanın yarattığı psikoloji bireyin kendisiyle mi yoksa toplumun dayattıkları ile mi ilgilidir? Her bölümde düşünecek pek çok konu var.

Kitabı verilmek istenen mesaj açısından yorumlayacak olursam… Çıkardığım pek çok düşünce var. Üç tanesine yer vereceğim.

1.Mağdur olanlar da bir gün gücü ele geçirdiklerinde mağdur edenler kadar faşistleşebilir. Sineklerin Tanrısı kitabında da bu durum çocuklar üzerinden çok iyi anlatılmıştır.

2.İktidar, korkuyla ilgilidir. İktidar gücünü kaybetme korkusuyla baskıyı arttırır ve ötekine korku salarak bu gücü elinde tutmaya devam eder. Öyle ki kadınlar, erkek şiddetinden arınmış bir dünya yaratmak için soykırım yapmaktan kaçınmamaktadır.

3.Öteki olmak, büyük oranda aitlik duygusundan yoksun bırakılmakla ilgilidir. Bu nedenle Constantine kitabın sonunda bir karar alır. Ve o karar bireyin özgünlüğünün sisteme yenik düştüğünün göstergesidir bana göre…

Kitapta birçok yeri işaretledim ve çok sevdiğim bazı ayrıntılar oldu. Örneğin, dünya üzerinde biricik olan Constantine’in sıradan bir çocuk olarak kurgulanması yerine, müzik konusunda üstün yetenekli ve genel olarak parlak zekaya sahip bir çocuk olması ile biricikliğinin iyice ortaya çıkarılması isabetliydi.

Bir diğeri, Constantine’in büyüme sancılarının, psikolojik problemlere, davranış sorunlarına dönmesi ve ailenin çaresizliği çok iyi yansıtılmıştı.

Tam bir radikal olan anneanne Zelda’nın Constantine’i tanıdıktan sonra sıkı bir erkek savunucusu haline gelmesi güzel kurgulanmıştı.

Ve Shakespeare göndermesi gönlümü çeldi. Elbette ki yeni düzene uyarlanmış hali ile (Hamlet değil) Ophelia olan oyunu görmeye gitmeleri ve o oyundan sonra ki “gelişme” kilit noktalardan biriydi.

Kurgu, olay öyküsü ve verdiği mesajlar açısından beğendiğim ve etrafımda pek çok kişiye tavsiye ettiğim bir kitap oldu. 173 sayfa olması beni üzdü. 350-400 sayfa sürebilecek bir kurguya sahip, derinleştirilip altı doldurulacak çok şey barındırıyor içinde. Bunları doldurmak bizim hayal gücümüze bırakılmış. Güç, iktidar, eşcinsellik, genetik ve hormonal farklılıklar, çevre ile kültürün bireyi nasıl şekillendirdiği, hatta Adem ve Havva ile insan ırkının çoğalması konularında düşünme imkanı sunuyor.

Kolay okunan, akıcılığın ve temponun düşmediği bir kitap olmasıyla distopya severlerin kitaplığında bulunması gerekir diye düşünüyorum.

Sitemizde yayınlanan Cem Akaş Söyleşisine buradan ulaşabilirsiniz.

Gizem Ozan Aslan

En sevdiği çiçek yasemin olan kadın, gecenin sessizliği içinde yazıyordu. Yarayı ve izi… Zamanı ve yansımayı… Bazı kelimelere fena takıntılı, karakterleri hezeyanlı, deliliği düş ile değiş tokuş ediyordu. Kendini bildi bileli…

YAZAR HAKKINDA

Gizem Ozan Aslan

En sevdiği çiçek yasemin olan kadın, gecenin sessizliği içinde yazıyordu. Yarayı ve izi… Zamanı ve yansımayı… Bazı kelimelere fena takıntılı, karakterleri hezeyanlı, deliliği düş ile değiş tokuş ediyordu. Kendini bildi bileli…

Bir Yorum Yazın

+ 53 = 57

4 Yorum