Edebiyat

İCRA

Otobüs durağıyla iş yeri arasındaki üç yüz metrelik mesafeyi yürürken, kulaklarında, trafiğin gürültüsüne inat, geceden kalan kemanın sesi dolaşıyordu. İstemsizce müziğin ritmiyle hareket ediyor, kimseye belli etmemeye çalışarak aslında dans ederek yürüyordu. Oda orkestralarına merakı yeni başlamıştı aslında. Görsel sanattan daha fazla hoşlanırdı ya da en azından o öyle olduğunu düşünürdü. İnsan henüz hiç tanışmadığı bir şeyden hoşlanıp hoşlanmadığını bilemezdi. Sadece bir yenisi yerini alana kadar bir şeyden en çok hoşlandığını iddia edebilirdi. Dansını, bir aracın diğerinin önüne aniden direksiyonunu kırmasıyla oluşan fren ve korna sesleri böldü. Bir anlık refleks ile araçlara baktı, bu klasik görüntü çok da ilgisini çekmediğinden yoluna devam etti.

İş yerine geldiğinde sağına soluna bakmadan başı önünde içeriye girdi. Eğer başını kaldırmış olsa kapısından içeriye adımını attığı binanın ön yüzünde, tam da kapısının üzerinde büyük harflerle ADLİYE EK HİZMET BİNASI İCRA MÜDÜRLÜKLERİ yazdığını görürdü. Onun için son derece sıradan olan bu giriş birçok kişi için sıkıntıların, dramın, kötü günlerin simgelerindendi. Kim bir icra dairesine işi düşsün isterdi ki? Ne borçlu ne de alacaklı olarak bu kapıdan içeriye girmek ister insan. Ancak uzun süre işsiz kaldıktan sonra devlet memuru olup artık hayatını hiç kimseye muhtaç olmadan devam ettirebilecek olmanın sevinci yaşanabilir bu kapıda. İlk görev yazıları gelip de işinin acı gerçeğiyle karşılaşana kadar devam eder bu sevinç çoğu zaman. Sonra reddetme, kabullenme ve sıradanlaşma evreleri izler. Yaşanan trajediye olan ilgi azalır, hatta bazen dedikodu kısmıyla bile ilgilenilir. Gizem, reddetme kısmını atlatmakta zorlanmış, kabullenme safhasında tıkanmış bir icra müdürlüğü personeliydi.

Aslında renkli gözleri, kumral kıvırcık saçları ve minyon fiziğiyle pek de böyle zorlu işlerin kadını değildi. Üniversitede sanat tarihi okumuştu. Bir müzede veya galeride çalışmak istiyordu. Ama günümüz gerçekliğinde mesleğini yapması birçok üniversite mezunu için olduğu gibi onun içinde pek mümkün değildi. Neyse ki bunun bilincine ikinci sınıftayken varmış açık öğretime yazılıp işletme de bitirerek memur olarak işe girmeyi başarmıştı. Bu işe başladıktan sonra sanata olan ilginin neden bu kadar az olduğunu daha iyi anlamıştı. İnsanların büyük bir çoğunluğu hayatta kalmaya, yaşam piramidinin en alt basamağını aşmaya çalışıyordu henüz. Sanat gibi üst basamaklara nüfusun ancak %5’lik bölümü ilgi gösteriyordu. Okuduğu bölüm onun için genel kültürünü yükseltmek dışında bir işe yaramamıştı bu yüzden. Olsun o bölümünü çok severek okumuştu, her şeye rağmen bir işi de vardı artık. Mızmızlanmanın iş beğenmemezlik yapmanın bir anlamı yoktu. Hem bu işinden kazandığı parayla müzelere, galerilere, tiyatroya ve sinemaya gidebiliyordu. Sevmediği bir işten kazandığı parayla sevdiği mesleğine katkıda bulunuyordu. En azından bunu yapabiliyordu.

Dairenin kapısından girmesiyle kulağındaki melodi yerini iş yerinin gürültüsüne bıraktı. Dar koridorlardaki açık kapıların önünden geçerek odasına ulaştı. Pembe ve mavi gömlek dosyalardan oluşan yığın masasının üzerinde onu bekliyordu. Genelde masasında evrak işi yapar, dış göreve nadiren çıkardı. Gelmemesi için de dua ederdi. İlk dış görevine gittikten sonra bir hafta kendine gelememiş hatta işi bırakmayı bile düşünmüştü. Kadının ağlamaları, çocukların düşmanca bakışları kendisini pislik gibi hissetmesine yol açmıştı. Evine döndüğünde yarım saat banyoda kalmış üzerinden kadının ve çocukların bakışlarını temizlemek istercesine defalarca vücudunu sabunlamıştı. İkinciye görev geldiğinde Müdürü Rukiye Hanım’dan rica etmiş kendisinin yerine başka bir arkadaşının görevlendirilmesini istemişti. Müdürü neler hissettiğini çok iyi biliyordu, hepsi aynı yoldan geçmişti sonuçta. Ama çözüm dış görevden kaçınmak değildi, tam tersine üst üste dış göreve giderek biran evvel bu durumun normalleşmesini sağlamaktı. Aksi halde işine hiçbir zaman alışmaz, aralıklarla gittiği her görevde eskisinin acısını unutmuş olacağından yeniden aynı duygusallığa kapılırdı. Ne kadar çabuk alışırsan o kadar iyi olur senin için diyordu Gizem’e. Ama Gizem hiç alışamadı, nihayet müdürü de bu durumu fark etti ve diğer çalışanların gözüne batmaması için sadece yoğun dönemlerde dış görev yazdı ona. Sonuçta hiç kimse gidip insanların ağlamalarını, sinir krizi geçirmelerini izlemekten zevk almıyordu. Ama memurların çok azı bu durumdan Gizem kadar etkileniyordu. Gizem bu açığı kapatmak adına çoğu zaman arkadaşlarının evrak işlerini yapar, hakkında şikâyette bulunmamaları için hepsiyle iyi geçinmeye çalışırdı. Bir hafta önce müdürlerinin değişmesi üzerine tüm düzeni alt üst olana kadar bu şekilde idare etmişti.

Yeni gelen müdür İlker Bey, vicdan sahibi her amirin yapacağı gibi tüm memurlara eşit davranmaya çalışıyordu. Elbette selefinden yeni personeliyle ilgili aldığı bilgileri göz önünde bulunduruyordu. Ancak böyle bir müsamaha gösterecek kadar tanımıyordu Gizem’i. O yüzden dün Gizem’e bugün için bir dış görev vermişti. Kendisi de onunla birlikte gidecek hem yeni görev yerine alışma sürecinde halkı ve tepkilerini daha yakından görecek hem de personelinin nasıl çalıştığını denetleyecekti. Alacaklının vekiline saat 10.30 için randevu verilmişti. Avukat geldiğinde hep birlikte borçlunun ikamet adresine gidilecekti. Gelene kadarsa diğer evrak işlerinin halledilmeleri gerekiyordu.

Gizem, dosya dolu dolabının önündeki, yanlarındaki kaplamalar kalktığı için suntaları ortaya çıkmış masasına geçip kollarındaki yırtıklardan içerisindeki süngerler görünen suni deriden yapılma sandalyesine oturdu. Klasik bir devlet dairesinde olduğu gibi demirbaşlar en az on yıllıktı. Şifonyerinin çekmecesinin kulpu kırık olduğundan yanlarından tutarak çekmecesini açtı ve ıslak mendilini çıkartıp her sabah yaptığı gibi önce masasının tozunu aldı. Bu sırada oda arkadaşı Sevcan geldi ve yerine oturdu. Sevcan, arkadaşının dış göreve gideceği için ne kadar huzursuz olduğunun farkındaydı, bu yüzden gece gittiği konserle ilgili sorular sorarak onu rahatlatmaya çalıştı.

Randevu saati geldiğinden Avukat gitmek için hazır bir şekilde onları bekliyordu. Genç avukatın gözleri bir süre Gizem’i süzdü. Sonra işine yoğunlaşmaya çalışarak dosyasını çıkarttı ve dosya üzerine konuştular. Birlikte Müdür’ün odasına gidip hazır olduklarını bildirdiler. Kurumun aracıyla belirtilen ikamet adresine gittiler. Yolculuk sırasında Gizem hiç konuşmadı. Avukat ve Müdür ise sanki bir mağazandan alışveriş yapmaya gidiyorlarmış gibi rahat tavırlarla evden alınabilecek eşyalarla ilgili konuşuyorlardı.

Alışıldığının aksine araba lüks bir semtte bir siteye girdi. Üçüncü kattaki altı numaralı dairenin kapısını çaldılar. Kapıyı son derece zayıf, üzerinde dümdüz, siyah, üzerine oturmayan uzun bir elbise olan sarışın bir kadın açtı. Kadın gelenlerin yüzüne boş gözlerle baktı. Geleceklerini biliyordu, tebligat yapılmıştı, kendini buna hazırlamıştı. Onlar gelmeden önce baş ağrısını dindirmek için başını şakaklarından sıkarak bağladığı tülbent şimdi boynundan aşağıya sarkıyordu. Gizem kadınla göz göze gelmemeye çalıştı. Kadın evde yalnızdı. Borçlu genelde olduğu gibi eşiydi ve yine genelde olduğu gibi icra sırasında evde değildi. Erkekler güçlü oldukları zaman güçleriyle övünür, işler ters gittiğindeyse övünecek bir şeyleri kalmadığından ortadan kaybolurlardı. İcra memurları da genelde önce eşlerinin güç gösterisi altında sonrada borçlarının altında ezilen kadınları bulurlardı karşılarında.

Kadın hiç konuşmadan kapıyı ardına kadar açıp içeriye geçti. Avukat, Müdür ve Gizem başta tereddüt etseler de açık kapıdan içeriye girdiler. Kadın pencerenin önündeki sandalye de oturmuş boynu hafif sağa bükük yere bakıyordu. Bu sahneyi tanıyordu Gizem, ama daha önce gittiği görevlerden değil. Üniversitede gördüğü derslerden biliyordu. Gözünün önünde Modigliani’nin bir eseri canlandırılıyordu. O tablodaki çaresiz kadın gerçek hayatta gelip karşısına oturmuştu. Bu tablo ressamın en sevdiği eseriydi. Çaresiz bir kadın ancak bu kadar yalın ve güzel çizilebilirdi. Gizem bir an içinde bulunduğu durumu unutup kadını, duruşunu, ışığın gelişini, yüzünde oluşan gölgeleri incelemeye başladı. Büyülenmiş gibiydi. Müdürünün dosyayı istemesiyle kendisine geldi. Bir rüyadan uyanır gibi nerde olduğunu anlamaya çalışarak etrafına bakındı. Dosyayı müdüre uzattı. Bu sırada Müdür ve Avukat televizyon ve beyaz eşyalar hakkında konuşuyorlardı. Kadınsa hiç kımıldamadan yere bakmaya devam ediyordu. Gizem daha önce gittiği evlerde ağlamalara, bağırmalara, yalvarmalara şahit olmuştu. Ama bu kadının hali çok başkaydı. Hiç ama hiç konuşmuyor, hatta kımıldamıyordu bile. Yanına gitmek istiyordu, gitmemesi gerektiğini bile bile. Konuşmamak en iyisi diyerek kadının bulunduğu salondan çıkıp diğerlerinin yanına mutfağa gitti. İçindense sürekli şekilde “Bu haczin suçlusu ben değilim,” diye tekrarlıyordu.

Gizem mutfak kapısına vardığında, önce bir çığlık sonra bir çarpma sesi duydular. Gizem o an daha ne olduğunu anladı ama Müdür ve Avukat görmek de istediler. Hızla salona girip açık pencereden aşağıya baktılar. Site içerisinden birkaç kişi yerde yatan kadının başına gelmişti bir kadına bir yukarıya doğru bakıyorlardı. Gizem mutfak kapısının önünde yere oturmuş, iki eliyle kulaklarını kapatmış, gözlerini yummuş, sallanarak konserde dinlediği melodiyi mırıldanıyordu.

 

YAZAR HAKKINDA

Öznur Durgut

Bursa’da doğmuş, büyümüş, okumuş, sevmiş; sıkılınca Giresun ve İstanbul’da bir süre gezmiş, sonra dayanamayıp geri dönmüş, Maliye Bakanlığı'nın bir neferi. Anlatmayı çok seven, anlatacak kimse bulamayınca yazmayı seçen, aslında sayılara aşık, hikayesi yeryüzünde geçen ve nihai amacı bu geçişini dünyaya en az zararı vererek tamamlamak olan hayatın içinden bir kadın kahraman.

Bir Yorum Yazın

18 Yorum

    • Beğenmenize ne kadar sevinsemde içinizin yanmasına üzüldüm. Siz hep mutlu olun lütfen.

  • Çok hüzünlü, etkileyici bir hikaye. “İcra memurları da genelde önce eşlerinin güç gösterisi altında sonrada borçlarının altında ezilen kadınları bulurlardı karşılarında.” Ne kadar doğru bir tespit. Kalemine sağlık.

    • Beğenmene çok sevindim. Kendimce gördüklerimi aktarmaya çalışıyorum. Eminim ki her erkek böyle değil ama ne yazık ki çok var bu durumu yaşayan kadın.

    • Çok teşekkür ederim canım. Beğenmene sevindim. Sizlerin yorumları en büyük ödül.

  • Her öykünle, günümüz gerçeklerini yüzümüze yüzümüze vuruyorsun. Gözlem gücüne hayranım. Kalemine sağlık….

  • Kahroldum. Nasıl güzel yazmışsın, bir solukta okudum. içine aldı beni, duyguyu yaşattı. Kalemine sağlık. Daha sık yaz lütfen…

    • Sanırım ilk kez insanları üzdüğüm için seviniyorum. Beğenmenize çok sevindim. Desteğiniz için ayrıca teşekkür ederim.

  • Nefis nefis. Tutup bırakmayan dilini ve karakterlerini okumak hala çok büyük zevk. Teşekkürler

    • Senin bu kadar güzel yorumunu almak ne büyük mutluluk. Çok teşekkür ederim. Beğenmene çok sevindim.

  • Mal mülk, alacak verecek ve icra. Kim icat etmişse bunları..
    Sonuç: Herkes mutsuz.
    Yüreğine kalemine sağlık.

    • Çok teşekkür ederim hocam. Yazdıklarıma kıymet verip okuyarak beni çok mutlu ediyorsunuz.