- Vadi’nin (oğlum) okula gittiği mahalle pek varsıl değil. Küçük tekstil atölyeleri, tamirhaneler, depolar mevcut. Köpekler için tasarlanmış “self-servis” banyolar ilgimi çekiyor. Bu köpek banyosunun tam karşısında elden düşme eşyaların satıldığı bir dükkâna rastlıyorum. Okuma lambaları hem tertemiz hem de piyasasının yarı fiyatına. Ama asıl Braancamp Freire Parkı’na gelince şaşırıyorum. Karşımda Alman Konsolosluğu ve hemen bitişiğinde Goethe Enstitüsü var.
- Goethe Enstitüsü’nün alt katında kitaplarının pek çoğu Almanca olan büyük bir kütüphane var. Arada İngilizce bazı kitaplar da dikkatimi çekiyor. Burası Vadi okuldayken çalışmak için harika bir mekân. Yazarken Thomas Mann külliyatının yanında olmak iyi hissettiriyor.
- Dedem, uzaklara uzun uzun bakmayı severdi. Geçit semtinde araba içinde yolculuk ederken bana Uludağ’ın eteklerindeki İnkaya Çınarı’nı bulmayı öğretmişti. Burgaz’da bir akşamüstü beni yanına çağırmıştı: “Irmak gel, yunus sürüsü geçiyor!” Hayret etmiştim. Hâlâ Marmara’da yunus sürüleri var demek! Dalgaların arasında bata çıka ilerliyor, pek muhtemel palamutları kovalıyorlardı. Eminim dedem hayatta olsa, Lizbon’a gelseydi beni yine çağırır; uzaklarda, çok uzaklarda okyanusun ufuk çizgisine kavuştuğu yerlerde kuyruğunu savuran balinayı da bana gösterirdi.
- Lizbon’da da yazı yazan birileriyle tanışmak istiyorum. İnternetten amatör bir grup buldum. Parkta buluşuyorlar. Henüz kendileri ile tanışmadım. Sloganları: “Kimse sizin ne yazdığınıza karışmıyor.”
- Portekizce kursunda Meksikalı bir arkadaşımız dağcılık yaptığını söylüyor. Motosiklet kullanarak pek çok ülkeyi gezmiş: ABD’yi, Kanada’yi, Avrupa’yı… Portekiz’de de çok kalmayacak gibi. Motosikleti ile Türkiye’ye de gelmek istediğini söylüyor.
- “Dağcı” sözcüğü çok havalı. “Dağlı” sözcüğü hiç değil.
- Burada çok yağmur yağıyor. “Yağmur”, “dil”, “ülke” üzerine metinler yazmaya başladım.
- Profesyonel dağcı değilim. Ama pekâlâ kendime “kampçı” diyebilirim. Dağcılarınki gibi su geçirmeyen yürüyüş ayakkabılarım var. Sırt çantası taşıyor, içine su şişesi ve atıştırmalıklar koyuyorum. Kayalıklara tırmanmıyorum ama yokuş yukarı çıkıyorum. Orkidelerin, akarsuların, sisli vadilerin değil sokakların, evlerin; çiçeklerin, hayvanların değil ama insanların fotoğraflarını çekiyorum. Yorulunca çadır kurmak yerine bir bankta oturuyor ya da bir kafede kahve içip dinleniyorum.
- Avrupalının muhafazakârlığı savunması görece daha kolay. Batı uygarlığı zaten rüştünü ispatlamış. Doğunun muhafazakârlığı batılılaşmaya tepki üzerinden şekilleniyor.
- Portekiz’de yabancılar için vatandaşlık süresi 10 yıla çıktı.
- “Kan”, başta milliyetçi sağ tarafından sahiplenilen ama Sovyet tipi komünizm de dahil olmak üzere ideolojilerin çokça kullandığı bir metafor. Savaş, yaşam, ölümü göze almak, cesaret, azim vb. pek çok şeyi çağrıştırdığı için olsa gerek. Şahsen kana bakamayan biriyim. Buradan benim gibi kandan rahatsız olanlara seslenmek, yeni bir metafor önermek isterim. Yaşamı, masumiyeti, barışı, sevgiyi önceleyen yine olmazsa olmaz bir sıvı: SÜT.
- Italo Calvino, “Bir Dalganın Okunuşu”nu yazarken malum denizden ve küçük dalgalardan ilham almış. Okyanustan yola çıksaydı acaba nasıl bir metin yazardı?
- Cascais sahilinde tanga bikini giyenleri görünce 1990’lara dönmek, slip mayo satın almak istedim. Karım itiraz etti. Meğer erkek eşcinseller benden önce davranmışlar.
- Önümde yabancılar için hazırlanan Portekizce kitabı duruyor. İlk sayfasını açıyorum. İlk cümleler: “Não falo português” (Portekizce bilmiyorum / konuşmuyorum), “Não compreendo” (Anlamıyorum). Antropologlar, dil bilimciler insanın konuştuğunda ilk ne söylediğini araştırıyorlarmış. İlk söz “ekmek” mi olabilir, “anne” mi yoksa daha başka bir şey mi? Bence “Bilmiyorum,” demiştir.
- Lizbon’da sık sık jakaranda ağaçlarına rastlıyorsunuz. Asıl vatanı Güney Amerika olan bu ağaçlar mor çiçek açıyorlar.
- Parkta kızlar, oğlanlar koşuşturuyorlar. Kaykay, paten, scooter tepesindeler. Çocuklar özgür. Genç kızlar, teyzeler, yaşlı kadınlar sokaklarda, belediye otobüslerinde, gece geç saatlerde dışarıda. Kadınlar özgür. Göl kenarındaki güvercinleri beslemeyin; o, belediyenin işi. Tavus kuşu, yaban ördeği yanınıza sokulabilir. Onlar sizden korkmuyor. Sizin de korkmanıza gerek yok. Kuşlar özgür.
- Portekizli yazarlar deyince hemen Pessoa ve Saramago diyoruz. Oysa kronolojik olarak konuşacak olursak önce Luís de Camões’in adını söylememiz gerek. Portekiz dilinin en güçlü şairi kabul ediliyor. Eserleri Dante, Homeros, Vergilius, Shakespeare ile karşılaştırılıyor. En ünlü eseri “Os Lusíadas”, Portekizli kâşif Vasco da Gama’nın Hindistan seferini destansı bir dille anlatıyor. Eser, İbrahim Aybek tarafından “Lusitanyalılar” adıyla dilimize kazandırılmış. Aybek; kapsamlı bir önsöz hazırlamış, döneme ait tarihi bilgilerle, haritalarla, görsellerle çalışmasını zenginleştirmiş.
“Lusitanyalılar” şu dizelerle başlar:
“Lusitanya’nın batı sahilinden kopup gelen Ulu Baronlar ve kahraman dövüşçüler önceden keşfedilmemiş denizler üzerinden, Taprobana’nın da ötesine geçtiler.” (Çev. İbrahim Aybek)
İlginizi çekebilir:
