Söyleşiler

BARIŞ EFENDİOĞLU SÖYLEŞİSİ

Neden Evlenmedim, Gelmeyen Pazartesi ve Tutuşamayanlar’ın yazarı Barış Efendioğlu’nun geçen günlerde dördüncü romanının son cümlesini bitirdiğini öğrendik. Belirttiğine göre bir yıl boyunca kurgunun yalınlaşmasını beklemiş, kendi deyimiyle demlenmesini… Kurguyu ve karakterleri nasıl sakinleştirdiğini oldukça merak ediyorum. Acelesiz bir kapılma hali heyecan verici olsa gerek!

Aksi, 45lik ve Headbang gibi çeşitli dergilerde ve mecralarda yer alan yazarın, müzik bilgisinin ve plak koleksiyonculuğunun yansıması, o dingin; fakat eğlenceli tavrını yeni kitabına ya da kitaplarına nasıl yansıtacağını da heyecanla bekliyorum. 45lik dergisinde farklı sanatçıların diskografisini yaşlı ve huysuz bir koleksiyoncuyla iyi niyetli bir koleksiyoncunun sohbetleri üzerinden vermeye çalışmasının altında Rick and Morty esintisi olduğunu öğrendim. Yüzümüzde hınzır bir tebessüm…

Romanları için bir okur olarak şunu söyleyebilirim: Endişesiz bir farkındalıkla yarattığı karakterler, oyun gibi ilişkiler ve bizi sorgulamaya iten bir sızıntı var. Müziğin ritmiyle beni içine çeken kitapları, daimi bir merak uyandırıyor ve o tanıdık his sizi içine çekiyor.

Müzisyen kimliğini de yakından takip ettiğim ve nereye dokunsa üreten, ürettiği şeyden keyif alan bir yazar. Geziyor, yazıyor, dinliyor ve çalıyor…

Son romanının haberini, “Toz olup uçuşmayı bekleyenlere…” diye vermişsin. Aklıma John Fante – Toza Sor kitabı gelmişken; takip ettiğin yazarları sormak istiyorum. Bir çırpıda aklına gelenler hangileri?

Toz bir hiçlik halini tanımlar ama aynı zamanda da tümüyle varolmayı. Her yerde olmayı ama hiçbir yerde olmamayı. Önemsiz olmayı ama anda olmayı. Bu nedenle son romanımı “Toz olmayı bekleyenlere” ithaf ettim ki sevdiğim takip ettiğim yazarlar da bu konuya epeyce kafa yormuş olanlar. John Fante sevdiğim yazarların bir kesişim kümesi adeta. İtalyan yazarları çok severim, Dino Buzzati ve İtalo Calvino benim için çok özeldir. Bir de beat kuşağı yazarlarını çok severim ki, Richard Brautigan sanırım kitaplarının farklı baskılarını, farklı dillerini bile topladığım tek yazardır. Bu bağlamda hem İtalyan hem de Beat öncülü denebilecek olan Fante’yi aklına getirmesi ithafımın beni epeyce mutlu etti.

İlk okuduğun kitabı hatırlıyor musun?

“Cin Ali Tatilde” gibi bir şeydir muhtemelen! (gülüyor) Şaka bir yana, tam olarak hangisi ilkti okuduklarım arasında bilmiyorum ama üç yazarın kitaplarını okuyarak geçti ilkokul yıllarım. Aziz Nesin, Agatha Christie ve Stephen King. Üçünü de çok sever, ne zaman annemle Kızılay’a insek, kendime bu yazarların kitaplarını aldırırdım. Annem edebiyat öğretmeni olduğundan okumayı sevmem ve bitmek bilmeyen kitap isteklerim konusunda hep çok destek oldu bana. Hatta ilkokul üçüncü sınıftayken, bir Pazar günü elimden tutup kalabalık bir yere götürdü beni. Sana bir sürprizim var demişti ve hangar gibi kocaman bir yerde upuzun bir kuyruğa sokmuştu beni. Kuyruğun sonunda, gösterişsiz bir masada, ufacık bir adam oturuyordu. Annem çantasından “Namus Gazı” kitabını çıkardı, “Senin adına imzalatalım” dedi. O ufacık adam Aziz Nesin’di.

Seni yazmaya iten ilk anından, o ilk serüveninden kısaca bahsedebilir misin?

Sanıyorum Stephen King sevgim nedeniyle, ilkokul son sınıfta uzun bir korku öyküsü yazmıştım. 30 sayfalık ve masada duran zeytinlerin içinden çıkan hamam böceklerinin kahramanlarımızı kovaladığı bu öykü ilk yazma deneyimimdi. Sonrasında çeşitli fanzinlerde müzik yazıları, ODTÜ’de çıkardığımız mizah dergisinde kısa öyküler yazdım fakat o dönemde yazarlık ile ilgili bir düşüncem olmadı. İlk romanımın ilk satırlarını ise iş nedeniyle uzun süre İtalya’da kaldığım bir dönemde yazmaya başladım. Beni iten ne olmuştu bilmiyorum ama o anı hatırlıyorum. Her zamanki gibi makarna yemiş fakat şarabı biraz fazla kaçırmıştım, otelin duvarları sarı ile kahverengi arası bir renkteydi. Çok sıkıldığımı, bunaldığımı o sarımtırak rengin üzerime gelişini, dünyanın sessizleştiğini ve korkunç bir yalnızlık hissettiğimi halen hatırlıyorum. Beni yazmaya iten, o duygudan kurtulma ihtiyacıydı sanırım, o duyguyu anlatarak ondan kurtulacağımı hissetmiştim. Birden, aklıma gelen tek kaçış yolu, yazmak oldu.

Dinleyen ve yazan haline nasıl ulaşıyorsun? İşaretler mi bekliyorsun yoksa rahat bir sandalye, iyi müzik veya iyi bir okuma senin için yeterli mi?

Belli bir yöntemi ya da disiplini olan yazarlara çok saygı duyuyorum. Benim ne yazık ki böyle bir rutinim olamadı. Yazma haline ulaşmanın formülünü bulamadım. Yazdığım anları düşündüğümde bulabildiğim tek ortak nokta beni tetikleyen belli başlı şarkıların arka planda çalıyor olması. Sanıyorum müzik o hale geçmem konusunda çok yardımcı oluyor. Onun dışında ortak bir nokta bulamıyorum zira, kalabalık bir feribotta, inmekte olan bir uçakta, tamamen izole bir şekilde evimde, herkes gittikten sonra boş bir rakı masasında ya da çok kalabalık bir kafede de yazdığım oldu.

Dünyayı eve kapatan bu dönem, yazmadan yapamayan bir adamın yazma sürecini nasıl etkiledi? Yaradı mı dersin?

Yazar olmayan herkes bu dönemin yazarlara yaradığını söylüyor ama tam tersine tanıdığım tüm yazarlar sadece başlamış oldukları dosyaları bitirebildiler. Yeni bir yaratıma başlayan henüz görmedim ki ben de başlayamam sanırım. Yazmak için beslenmek gerek, bu antisosyal ve kapalı hayat beslenmenin önünü kesti. Ben kendi adıma kalabalıklardan beslenen, oturup insanları izlemekten çok keyif alan, insanlarla tanışıp onların hikayelerine ortak olmayı seven biriyim. Romanlarımın kurgusuda genelde bu şekilde ilerler. Tamam, bu dönemde kendim ile ilgili pek çok şey keşfettim, insanlıkla ilgili de gözlemlerim epeyce oldu zira insanların hiç görmediğimiz yüzlerini görme şansımız oldu fakat öyküler sunmadı bu izolasyon bana. Eminim öykülerim olduğunda onları derinleştirecek kazanımlar sunmuştur ama bir öyküye hala aç olacağım bu süreç devam ettiği sürece.

Dergi yazılarınla ilgili bir planın var mı? İleride yazılarını bir kitapta toplamayı düşünüyor musun?

Beni müzik üzerine yazma konusunda ilk ve hep yüreklendiren, metal müziğin baronu, çok sevgili Çağlan Tekil’i kaybettikten sonra onun editörlüğünü yaptığı Headbang dergisini bitirme kararı aldık. Orada uzun yıllardır yazdığım hafif mizah içeren anı yazılarım vardı. Bir araya geldiklerinde 90’lar ve 2000’lerin başında metalci olan herkesin ortak hafızasına hitap ediyor bu yazılar. Bu nedenle onları düzenleyip bastırmak istiyorum. Her roman sonrası yaklaşık üç ay dinlenip, yazmak ile ilgili hiçbir şey yapmaz daha çok okurum. Şu an o dönemdeyim, bitince yazıları toparlayıp bir dosya haline getireceğim.

Üniversite hayatında, ilk iki kitabında ve dergi yazılarındaki o “hafif mizah”, “Tutuşamayanlar” kitabında yerini biraz daha yalnızlığa, öfkeye kısaca karışık duygu durumlarına bırakıyor. Sen bununla ilgili ne söylemek istersin?

İlk iki romanım “Tutuşamayanlar”da evrildiğim ve son romanımda da devam ettirdiğim tarzımdan bir hayli farklılar. Gerçi her ne kadar mizaha yakın dursalar da okuyan pek çok kişinin, onları okurken duygulandığına hatta ağladığına dair paylaşımlar gördüm. Sanırım kara mizah doğru bir tanım olacaktır onlar için. “Tutuşamayanlar” ise çok daha farklı bir yerde duruyor, hem Oğuz Atay’ın eserine olan saygının verdiği bir ağırlık hem de işlediği konunun doğal hüznü her satıra sinmiş sanırım. Sonuçta Selim’in intiharına alternatif bir bakış sunmak amacı onu eğlenceli bir kitap olmaktan bir hayli uzaklaştırıyor.

Müzik kariyerine baktığımızda, iki birbirinden farklı tarza sahip, alt kültür diyebileceğimiz özgün gruplarda çalıyorsun. Seni etkileyen şeyler nelerdi ve bunların kalemine de yansıdığını düşünüyor musun?

İki demişsin fakat yaklaşık yirmi yıldır çalmakta olduğum pek bir sert grubumdan (gülüyor) nihayet geçen yaz ayrıldım. Yaratıcılığımızın tıkandığı, müziğimizin ise kendi kişiliğimizdeki gelişimi yansıtamadığı bir rutin içinde olduğumuzdan yaptım bunu. Şu an grup müziği olarak sadece 70’ler saykodelik rock türünde şarkılar yaptığımız Zabb ile devam ediyorum. Paralelde bir de daha depresif ve bireysel şarkılar ürettiğim tek adamlık bir projem var. Yaratım sürecinde yıllardır toplamakta olduğum plaklarımdan oldukça etkileniyorum. Bu etki, müzikte tınılar ve sound üzerinde etkisini gösterirken romanlarımda mekan, konu ve karakterlerde vücut buluyor.

Bir bas gitarist olarak “Tutuşamayanlar” kitabında karşımıza çıkan Bunalımlar grubunun Bunalım plağının senin için anlamını merak ediyorum…

Tüm plaklar özeldir ama Bunalımlar’ın “Bunalım” plağı ayrı bir özeldir. George Orwell’e de selam olsun buradan. (gülüyor) “Tutuşamayanlar”da da yeni romanımda da plaklardan ve onların o mistik, gizemli ve bilinmeyen dünyasından beslenip, onları keşfetmeye çalıştım. Yıllardır topladığım plakların bana sunduğu hikayeler önüme gizemli kapılar koydukça yazdığım romanların bir parçası olmaya devam edecekler. Bunalımlar ile başladım bu beslenmelere zira bir bass gitarist olarak en sevdiğim müzisyen tabii ki Ahmet Güvenç ve Bunalımlar onun ilk grubu. Çağının tüm ruhunu barındıran ama zamansız bir müzik grubu olan Bunalımlar’ın, enstrümantal plağı “Bunalım” ise katmanlı yapısıyla o dönem müzikleri içerisinde favorim. Dediğim gibi bu beslenmeler devam edecek diye düşünüyorum zira plakların hepsi çok özel ve hepsinin aslında iyi dinlersek anlatacak birer hikayesi var bize.

 

Son zamanlarda Türk Edebiyatını temsil edecek niteliğe sahip yazıların ve kitapların çıktığını düşünüyor musun? Günümüz edebiyatıyla ilgili ne söylemek istersin?

Çıkıyordur mutlaka fakat fark ediliyorlar mıdır ya da okurlarına ulaşıyorlar mıdır bilemiyorum. Bir avuç yazarın ön plana çıkarıldığı diğerlerinin ise korkunç bir görmezden gelme ile muhattap edildiği günler bunlar. Çok fazla yazar olmasına rağmen edebiyat dergilerinde yazar olmayanların yazdığı günler. Talebin az, arzın fazla olduğu günler. Neredeyse okurdan çok yazar, yazardan çok derginin olduğu günler. Okurun risk almaktan çekindiği, sadece klasikler ve kişisel gelişim kitaplarının çok satanlarda yer bulabildiği günler. Yayınevlerinin ekonomik durum nedeniyle risk almaktan her zamankinden daha çok korktuğu, parayla kitap basmaya yöneldikleri ve haliyle sap ile samanın birbirine karıştığı günler. Bu keşmekeş içinde mutlaka çok iyi eserler çıkıyordur ama fark edilmek ve fark etmek artık çok zor.

Bitirmeden son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

Röportaj için teşekkürler, yeni platformunuz karnavalesk.com hayırlı olsun. 2021 yılı umuyorum 2020 yılından daha iyi gelir hepimize.

YAZAR HAKKINDA

Gizem Akın

Bana bu kimliği yaz deseniz, birinci tekille yazılmış sıkıcı bir durum öyküsü yazarım. Anlat deseniz, anlatamam.

Bir Yorum Yazın