Söyleşiler

ALTAY ÖKTEM SÖYLEŞİSİ

Altay Öktem’in söz konusu fanzinse, Şeytan Aletleri, Genel Kültürden Kenar Kültüre 101 Fanzin, Fanzin Şiir Antolojisi Şehrin Kötü Çocukları kitaplarıyla, günümüzü ulaşılabilir kaynaklarından ve yetkin ağızlarından biri olduğunu en başta belirtmek istiyorum.

Kendisini Yeraltı edebiyatçısı olarak kabul etmese de eserleriyle yakın durduğunu gözlemlediğim, anarşist unsurlar taşımalarına, muhalif ve protest bir üslupla kotarılmalarına, dil ve anlatım açısından kısmen argo içermelerine rağmen daha çok Yeraltı edebiyatının kıyısında yer alan kara anlatılar yazan bir yazar ve bol ödüllü bir şair! Mesela; beni çok etkileyen romanı “O Adam Babamdı”, ödipal göndermeleri olan sert bir psikolojik gerilim anlatısı… Bursa’ya yolu düştüğünde uzun uzun, bu kanlı ve estetik öyküsünün üzerine bir kez daha kilometrelerce konuşurdum.

Öfke ve intikam duygularıyla hareket eden, ötekileştirilmiş, asosyal, tutunamayan ve şizofrenik anti kahramanlar yaratan, yazdığı bütün romanlarında hep kendini yenilemeye çalıştığını bir şekilde bize üfleyen bence inanılmaz bir yazar…

Altay abi, bu delilik nasıl ve nerede yaşanıyor?

Delilik hali toplumun geneline yayılmış durumda. Delilikten kastım, içinde yetiştiğimiz toplumun veya çevrenin birtakım özelliklerinin bize aktarılması ve kimliğimiz oluşurken bunların bizi etkilemesi. Bunun içinde adetler, inançlar, ahlaki normlar da var. Dolayısıyla kendi kimliğini, varoluşunu korumak adına bu normların yarattığı bazı sapmalara da sahip çıkmak zorunda kalabiliyor insan. Delilik burada başlıyor. Kötülük de!

Kötülüğün gizlenerek, nesilden nesile aktarılmasıyla karşı karşıya kalıyoruz bu anlamda. Çünkü hâlâ, kökleri Spinoza öncesine uzanan buyurgan “ahlak”ın yerine “etik”i koyamadık. Bu, doğal olarak toplumsal, kitlesel bir delilik hali olarak yansıyor sosyal hayata.

Benim romanlarımdaki anti kahramanlar ise ilk bakışta asosyal, tutunamayan ya da şizofrenik gibi görünseler de, kötülük fenomelojisi açısından ele alındığında, hiçbirinin salt kötü olmadığı görülür. Belki de en sert, en acımasız karakter O Adam Babamdı’nın Haydar Bey’idir ancak Haydar Bey, bir yanıyla da naif, efendi, saygılı bir karakter. Bu anlamda, en tehlikeli kötülüğün sıradan insanın kötülüğü olduğunu kanıtlayan bir karakter. Kötülüğün sıradanlığı, hızla yayılabilme ve sirayet etme potansiyeli taşıması açısından tehlikelidir. Çünkü kötülüğü sıradanlaştıran toplumsal normlar vardır ve siyasal konjonktür uygun olduğunda toplumsal yozlaşma inanılmaz bir hızla yayılır. Özellikle günümüzün gerçeği bu; deliliğin ve kötülüğün yazınsal anlamda ele alınması bile zorlaştı çünkü edebiyat bu açıdan sosyal hayatın gerisinde kaldı. Oysa edebiyat kötülüğü gösterir, yeri gelir kötülük felsefesinden beslenir ve onu dönüştürür ama asla kötülüğü önermez.

 

Yeraltı dediğimiz bu alt kültür, farkında olmadan başladığın bir ilgi mi yoksa bilinçli bir tercih mi?

Bilinçli bir tercih değil. Ancak tesadüfi olduğunu da sanmıyorum. Bu biraz kişilik yapımla ilgili sanırım. Çok popüler olan bir plaja gitmektense kayalıklardan denize girmeyi severim. Geçmişe bakıyorum, bir dönem popüler olan, yaşıtlarımın neredeyse hepsinin izlediği filmleri izlememişim, kitapları okumamışım, herkesin diline dolanan şarkıları dinlememişim. Hatta çoğundan haberim olmamış. Mesela ilkokul, ortaokul çağında klasik müzik dinlerdim, otuz yaşından sonra metal müziğe ilgi duymaya başladım. Edebiyatta da kanonik olanın yanı sıra farklı zenginliklere de kapımı hep açık tutmaya çalıştım. Yeraltı edebiyatına da, spekülatif kurguya da ana akım kadar yer verdim okuma pratiğimde. Sanıyorum bu, bir yandan verili olana, dayatılana karşı geliştirdiğim refleksle, bir yandan da içimde hiç azalmayan merak ve keşif duygusuyla ilişkili.

Diğer yönden, hem edebiyatta hem hayat pratiğinde hakikatin yalın halinin cazibesine kapılmam da beni yeraltı edebiyatına yaklaştırdı sanırım. Gerçi günümüzde saf bir yeraltı edebiyatından söz edemiyoruz, birçok alt kültürün yok olması ve dünyanın tüm kültürlerinin standartlaşmasıyla birlikte yeraltı kültürü de gücünü büyük oranda yitirdi. Ama şunu unutmamak gerek, günümüzde zaten türler büyük oranda iç içe geçti. Şu anda yeraltı edebiyatından değil, bu edebiyatın izlerinden söz edebiliriz ancak. Buna karşın, yeraltının ana akım edebiyata sızdığını, sessiz sedasız bir değişime neden olduğunu söylemek yanlış olmaz.

 

Yeni romanın “Yalan Yanlış Hayatlar”, Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Kendi gerçekliğimizi yüzümüze vuran bu roman hakkında ne söylemek istersin?

Bence Yalan Yanlış Hayatlar bir yüzleşme romanı. Hem bireysel anlamda kendimizle hem de toplumsal yaşam biçimimizle yüzleşme. Bazen hayatın farkında olmuyoruz bazen de yaşadıklarımızı tamamen farklı algılıyoruz. Bazen gülüyoruz ağlanacak halimize bazen de şaşırıp aslında gülmemiz gereken halimize ağlıyoruz. Aslında romanın ana ekseni bu. Eksen sürekli şaşıyor gibi geliyor okura ama hayatımız da öyle değil mi zaten?

Yalan Yanlış Hayatlar’da da diğer romanlarımda da asıl meselem hakikati yansıtabilmek. İnsanın karanlık noktaları da dahil olmak üzere, görünmeyenin izini sürmeye çalışıyorum. Elbette estetik hassasiyetleri de önemsiyorum ancak estetik gerçekliğe zarar verecekse, tercihimi gerçeklikten yana kullanıyorum. Yalan Yanlış Hayatlar’daki Bakkal Adem de İz Sürücü Muzaffer de Fitilli Meyhane’nin şef garsonu Zakir de sokakta, mahallede, kahvehanede hep karşılaştığımız ya da karşılaşabilme olasılığımızın yüksek olduğu tipler. Ancak, kabullenemediğimiz için zihinsel olarak onları kendi algımızda başka bir kimliğe büründürebiliyoruz. Oysa gerçekliği, fazla müdahale etmeden, edebiyat estetiğini hayatın estetiğinin önüne çıkarmadan, olduğu gibi, gerekirse en kaba ve yalın haliyle kabul ettiğimizde, enikonu kendimizle de içinde yaşadığımız toplumla da dünyayla da yüzleşmeye başlarız.

Bursa’daki “O Adam Babamdı“ söyleşinde yazmadan önce, tarihler konusunda bir çizelge tuttuğundan bahsetmiştin. Bu örnek gibi, yazma sürecin genelde nasıl işliyor?

Bunun sadece benim değil, kurgu yazarlarının hepsinin uyguladığı bir yöntem olduğunu sanıyorum. Roman karakterlerinin ayrıntılı özellikleri, olay örgüsü, zaman geçişleri gibi tüm verilerin ayrıntılı biçimde işlenmesi gerekiyor. Kurguda dil ve üslup kadar metnin matematiği, bir anlamda mühendislik becerisi de önemlidir. Roman yazarken, yazdığım metnin dışında olay örgüsünü, zamanları, kişileri ayrı ayrı işlediğim çok sayıda çizelgeyle çalışıyorum. Şiiri ayrı tutmak gerek elbette. Şiirin de matematiği vardır ancak onun matematiği bilinç değil, bilinçdışı düzeyinde gerçekleşir. Açıkçası şiirde de aynı çizelgeler geçerlidir ancak onlar bilinçdışında kendiliğinden düzenlenir, ardından bilinç düzeyine çıkar. Şairin bilinç düzeyine çıkan sessel ve sözsel bu bileşim, okurun bilinçdışında karşılığını buluyorsa, o metni artık şiir olarak adlandırabiliriz. O yüzden şiirin yazılma serüveni kurgusal metinlere oranla çok daha karmaşık, hatta bir ölçüde rastlantısaldır.

Günümüz edebiyatına dair umutlu olduğunu bir söyleşinde belirtmişsin. Sende bu umudu uyandıran, tür çeşitliliği mi yoksa günümüz yazarlarının üslubu mu?

Umut, başı sonu belli olan standart bir kavram olarak ele alınıyor genelde. Bence umut göreceli bir kavram. Gerçeğin birden çok bileşeni, hatta birbiriyle çelişen birçok yönü var. Ben umut kavramına biraz böyle bakıyorum. Gerçeğin bir ucundan tutup bakarsak “nedir bu edebiyatın hali?” demek mümkün. Oysa yaşadığımız çağın özelliklerine göre edebiyat da değişip dönüşüyor. Güzel olan şu; edebiyata olan ilgi azalmıyor, hatta gün geçtikçe artıyor. On yıl önce bize çok distopik gelen şeyleri bugün yaşıyoruz, yarın ne yaşayacağımız tahmin bile edemiyoruz diyemiyorum, değil tahmin etmek, apaçık biliyoruz aslında. Ama emin olduğumuz bir şey var; insanın hikâye anlatma ve hikâye dinleme arzusu azalmıyor. Değişen çağa, değişen insana göre bir ölçüde hikâyeler farklılaşıyor sadece. Hatta, yıllardır süren “şiir öldü mü?” tartışmalarına rağmen bugün şiire olan ilginin pek de azalmadığını görüyoruz. Günümüzde sürekli yeni yazarlar çıkıyor, bir kısmı yeni bir şey söylemiyor belki, ancak hiç ummadığımız bir anda yeni bir dil, yeni bir üslupla yazılmış şaşırtıcı metinlerle de karşılaşıyoruz. Kısacası, her dönem kendi edebiyatını yaratır. Benim ya da bir başkasının umutlu ya da umutsuz olmasından bağımsızdır bu. İşte tam da bu yüzden umutluyum!

Türkiye’de çoğunlukla yazılı basımın durması nedeniyle, dijital ortamın getirdiği olanaklarla oluşan “karnavalesk.com” gibi sitelere bakışını ve fikirlerini merak ediyorum…

Dijital dönüşüm dönemindeyiz. Sadece medya ya da dergiler anlamında değil, her alanda hayatımız dijital ortama endeksli bir hale geldi, bu süreç daha da hızlanacak sanırım. Konvansiyonel olanın sonuna geldik. 101 Fanzin adlı kitabımın son bölümünde, dönemin sanal fanzinleri, e-zinleri ve blogları hakkında bir değerlendirme yapmış, listesini yayınlamıştım 2002 yılında. Yirmi yıla yakın bir süredir dijital kültür sanat platformlarını yakından takip ediyorum. Bir tek şey söyleyebilirim bu konuda; önümüzdeki iki yılda karşılaşacağımız değişim, son yirmi yıldaki değişime oranla çok daha büyük olacak.

 

Altay Öktem’e sonsuz teşekkürlerimle…

YAZAR HAKKINDA

Gizem Akın

Bana bu kimliği yaz deseniz, birinci tekille yazılmış sıkıcı bir durum öyküsü yazarım. Anlat deseniz, anlatamam.

Bir Yorum Yazın

12 Yorum