Etkilendiğim dizilerden biri olan Breaking Bad’in ardından Vince Gilligan’ın nasıl bir işle döneceği benim için merak konusuydu. Walter White karakteri ile insanın kendine dair karanlık hayalini kurcalamıştı. Ardından Better Call Saul ile aynı dünyanın içini ters çevirip “ahlak” dediğimiz şeyin ne kadar da kırılgan olduğunu göstermişti. Pluribus‘u izlediğimde bambaşka bir evrenin kapısını araladığını farkettim. Bu kez hedefte suç yok, kartel yok, anti-kahraman yok. Hedefte doğrudan insan vardı!
Spoiler vermeden biraz yönetmeni öveceğim biraz da dizinin ben de bıraktığı izlere odaklanacağım. Şimdiden keyifli okumalar…
Apple TV+’ta yayınlanan dizi ilk bakışta klasik bir bilimkurgu gibi başlıyor. Uzayın derinliklerinden gelen bir sinyalin bilim insanlarının merakını tetiklemesinin ardından laboratuvarda yaşanan küçük bir kazayla gerçekleşen biyolojik temasın tüm insanlığı etkilemesi ile devam ediyor. Buraya kadar kulağa tanıdık geliyor gibi. Ama öyle değil. Bu sefer bir zombi ya da bir uzaylı istilası hikayesi yok karşımızda. Labaratuvardan tüm insanlığa yayılan bu virüsün etkisi; birbirlerine bağlanan insanlar. Anıların, bilgilerin, deneyimlerin ve duyguların ortaklaşa paylaşılmaya başlandığı, yalnızlığın ortadan kalktığı yeni bir dünya düzeni… Tam anlamıyla var olan bir kolektif bilinç. Yanlış anlaşılmanın tarihe karıştığı, kimsenin kendini dışlanmış hissetmediği, herkesin birbirini gerçekten anlayabildiği bir ütopya. Kıskançlık yok, özlem yok, yas yok, kötülük yok. Orwellvari bir gözetim devleti yok. İnsanlar korkuyla yönetilmiyor. Şiddet hayatın merkezinde değil. Tam tersine herkes mutlu. Ve giderek daha da mutlu hale geliyor.

İlk anda kulağa heyecan verici geliyor olabilir. Belki de insanlığın yüzyıllardır aradığı çözüm budur diye düşünüyorsunuz. Ütopik! Fakat dizide bu yeni düzenin bireyselliği yok etmeye başladığını gözlemlemek çok da zor değil. İnsana dair çatışmaların hiç olmamasının yanında karşılıksız iyiliğin de rahatsız edici olmaya başlaması tam da Gilligan ustalığında işlenmiş. Ve bu “kusursuzluk” büyüdükçe, bir şeyin eksildiğini farkediyorsunuz: İnsanın kendine ait olma hali!
Acının ortadan kalktığı yerde arzunun da kaybolup kaybolmayacağını sorgulamalıyız. İnsan ilişkilerini anlamlı kılan şey yalnızca huzur mudur? Özlem, kayıp, yas ve çatışma da vazgeçilmez parçalarımız değil midir?
“E pluribus unum” — yani “çokluktan birliğe”. Amerikan kurucu mottosu. Pluribus bu ifadeyi alıyor ve ters yüz ediyor. Ve Gilligan bunu hiç bağırmadan yapıyor.

Hikâyenin merkezinde Rhea Seehorn’un canlandırdığı Carol var. Dünyada virüsten etkilenmeyen 11 insandan 1’i. Kusursuz değil, uyumlu hiç değil. Sert, mesafeli, zaman zaman anlaşılması zor, sivri köşeleri olan biri. Ama işte tam da bu yüzden “insan”. Etrafındaki dünya giderek tek sesli bir mutluluk korosuna dönüşürken Carol, kusurlarıyla birlikte insan kalmaya çalışan bir karakter.
Spoiler vermemek adına olay kurgusuna çok değinmeyeceğim.
Albuquerque sokaklarından Bilbao’ya uzanan bu apokaliptik diyebileceğimiz hikâye tanıdık Gilligan kadrajlarıyla da örülmüş durumda tabi ki. Uzun sessizlikler, gündelik eylemleri neredeyse ritüele dönüştüren sahneler ve ayrıntılarla kurulan atmosfer yönetmenin imzasını taşıyor.

Renk kullanımı ise ayrıca dikkat çekici. Dizide mavi tonları kolektif bilinci, huzuru ve aynı zamanda tekinsizliği temsil ederken sarı, bireyselliğin ve özgürlüğün rengi olarak karşımıza çıkıyor. Carol’ın kıyafetlerinden belirli karakterlerin aksesuarlarına kadar pek çok detayda bu karşıtlığı görmek mümkün. Karakterler birbirine yaklaştığında ya da farklı dünyalar çarpıştığında ortaya çıkan yeşil tonları ise dizinin görsel dilini daha da zenginleştiriyor.
Müzik tarafında ise Gilligan’ın uzun yıllardır birlikte çalıştığı Dave Porter yine harika iş çıkarmış. Hatta dizide iki farklı Türkçe şarkı da kullanıldı. Dizinin 2. bölüm finalinde Murat Evgin, John Lennon’ın “Nobody Told Me” adlı şarkısını, 6. bölüm finalinde ise Kit Sebastian, The Doors’un “People Are Strange” parçasını Türkçe cover’ı ile seslendirdi.
Peki Pluribus Kusursuz Mu?
İlk bölümlerin önemli bir kısmı dünyayı kurmaya ve kuralları anlatmaya ayrılmış durumda. Bu nedenle hikâyenin zaman zaman ağır ilerlediğini düşünenler olmuş. Sosyal medyada da en sık karşılaşılan eleştirilerden biri bu. Ancak Gilligan’ın anlatım diline aşina olanlar için bu tempo çok da şaşırtıcı değil. Breaking Bad ve Better Call Saul’da da en unutulmaz anların bir kısmı, karakterlerin sessizce bir şeyler yaptığı, hikâyenin nefes aldığı sahnelerdi. Pluribus da benzer bir sabrı talep ediyor.

Bilimkurgu, yazarlara neredeyse sınırsız özgürlük sunan bir tür. Bu özgürlük bazen yaratıcı sıçramalar sağlarken bazen de hikâyenin kendi kurallarını unutmasına neden olabiliyor. Gerçekçilik duygusunu son derece başarılı kullanan Gilligan’ın bu geniş oyun alanında nasıl hareket edeceğini diğer sezonda oldukça merak ediyorum. Benim için kesin olan bir şey var ki Pluribus, izlediğim en ilginç bilimkurgu yapımlarından biri. Çünkü uzaylıları, virüsleri ya da dünyanın sonunu anlatmıyor. İnsan olmanın ne anlama geldiğini anlatıyor. Ve bunu yaparken şu rahatsız edici soruyu bırakıyor: Eğer bütün acılarınızdan kurtulma şansınız olsaydı, bunun karşılığında kendinizden ne kadarını vermeye razı olurdunuz?
