Kültür

KANLI CANLI ŞEHİR ROMA

İlk yurtdışı gezimizi arkadaşımla birlikte İtalya’ya yapmıştık. 2016 yılının ekim ayına denk gelen bu gezimizde hem aklımda kalanları hem de hissettiklerimi anlatacağım.
Ilk günün şehri Roma’ydı. Roma denince ilk akla gelen Aşıklar Çeşmesi’dir ya bizim Roma’da ilk gittiğimiz yer Vatikan oldu. Otobüsün bizi bıraktığı caddenin uzun dar sokağından çıkınca, San Pietro Kilisesi, kucağını açmış meydanı ile her an seni sarmalayacakmış gibi duruyordu öylece karşımızda. Roma’nın en büyük 4 kilisesinden 2.ncisi olarak bilinen San Pietro kilisesi, Vatikan’ın en görkemli ve en göze çarpan yapılarından biridir. Bazalikanın mimarı Michelangelo’dur. Gösteri düşkünlüğü ve süsleriyle, her zaman kendinden bahsettirmeyi seven İtalyanlar, tam bir lüks düşkünü çıktı. Bu zamana kadar adını televizyondan duyduğum, kitaplardan okuduğum kadarıyla edindiğim bilgilerle gittiğim İtalya, beklentimin çok üstünde, beni içine çeken tarifi imkansız büyüsüyle sarmaladı. Gitmeden önce baktığım, tahmini hava durumuyla yanıma aldığım kıyafetler ince geldi.
Vatikan’dan sonra, sanki şehrin bütün sokaklarının Venedik meydanına çıktığı alana girdik. ‘Yine ihtişamıyla göz dolduran bir yer daha,’ diye düşündüğüm bu alanda insanlar karınca kadar küçük görünüyordu adeta. Her yere ulaşımın çok kolay olduğu bu meydana bakıp çıktıktan sonraki durağımız, Roma’ya gidip de görmeden gitmeyeceğimiz Kolezyum oldu. Usta komutan Vespasianus tarafında M.S 72 yılında yapımına başlanmış olan Kolezyum, yüzyıllar boyunca amfi tiyatro ve arena olarak kullanılmış. Roma’yı, buraya gelmeden yıllar önce izlemiş olduğum, 1953 yapımı Roma Tatili filminde görmüş ve hayran kalmıştım. Sokaklarını tek tek gezdiğimiz Roma şehri artık bir film karesinden çıkmış, soluduğum kanlı canlı yaşayan bir şehirdi şimdi içimde. Gezdiğimiz yerlerin kalabalık olmasına aldırmadan tadını çıkararak nefes almak inanılmaz güzeldi. Hele ki Aşıklar Çeşmesi’nde fotoğraf çektirmek için sıra beklemek, her şeye değerdi. Aşıklar Çeşmesi, Üçyol Çeşmesi olarak da bilinen çeşme, üçyol kavşağında bulunduğu için ismini buradan almıştır. Bilinen diğer iddia ise üç yeraltı suyunun burada toplanmasıdır. Orijinal ismi La Fontana Di Trevi’dir. Aslında Vikipedi’den rahatlıkla bulabileceğimiz bu bilgileri, gezerken rehberimizin anlatımıyla dinlemek daha da keyifliydi. Dinlenmek için oturduğumuz bir ağacın gölgesinde, etrafıma bakındığımda dikkatimi çeken ilk şey İtalyan erkeklerin giyim tarzı olmuştu. Çok şıklardı. Üzerlerine tam ölçü dikilmiş takım elbiseleri, fularları ve şapkalarıyla çok şık görünüyorlardı. Dondurma yemek için bile böyle giyinip çıktıklarına eminim. Ispanyol merdivenlerine geldiğimizde saat 18.30 olmuştu. Zamanın su gibi akıp gittiğini o an bile fark etmemiştik. Dünyanın en ünlü markalarının mağazalarının bulunduğu cadde şıkır şıkırdı. Bu kadar tarihi ve şıklığı bir arada görmekti aslında Roma.
Yaklaşık on saat gezdiğimiz Roma daha bitmemişti. Ama birinci gün sokak sokak gezmekten biz bitmiştik. Ikinci gün ilk göreceğimiz yerin neresi olduğunu hayal bile edemeden eşsiz güzellikte ki Albano Gölü’ne gittik. Lazio Eyaletinin, Castel Gondolfo bölgesinde bulunan volkanik bir göl. Papalık yazlık sarayının bulunduğu bölgeymiş burası. Hatta Roma’nın bütün zenginlerin yazlık evlerinin bulunduğu yer. Uzaktan bakıldığında Türkiye’deki göllerden farksız olmadığını görüyorsunuz, hatta ülkemizde ki göller daha güzel bile diyebilirim. Ama orasının tek farkı bana göre tarih ve zenginlik kokuyor olması. Asla lükslüğü göremediğiniz ama oralarda ağaçların aralarında olduğunu hissettiğiniz bir yer. Gölün hemen yanında bulunan Nemi kasabasını gezdik. Aslında bu bölgede bulunan bir göl daha var. Nemi Gölü. Albano Gölü ile Nemi Gölü yan yana duruyorlar. Kasaba, Nemi Gölü’nün hemen kıyısına kurulmuş. Kasabayı gezerken her an ayağımız burkulacakmış gibi bir hisle gezmiştik. Arnavut taş kaldırımlı kasaba o kadar şirindi ki. Masallardan fırlamış gibiydi.
Roma şehrini birkaç günde gezmekle bitiremeyeceğimizi biliyorduk. Ama gezebildiğimiz tüm bu yerlerin tadını çıkararak, adım adım her anı kaydederek yürümek harikaydı. Ve biz böyle düşünürken karşımızda Panteon Kilisesi görünmüştü. O gün, hava biraz yağışlıydı. Panteon Kilisesi 7. yüzyıldan bu yana ayakta kalmış, Roma’nın en eski beton kubbeli binasıymış. Kilisesin içine girdiğimizde kubbesinin tavanında bir delik görünüyordu. Göz adı verilen bu delikten yağmur girmeyeceğine inanılıyormuş. Ama o gün hava yağmurlu olmayıp oraya yağmur girdiğini görmeseydik buna belki biz bile inanabilirdik. Gezdiğimiz bu yapılar Roma’da birbirine yakın yapılar olduğu için otobüs olmadan yürüyerek gidiyorduk ve böylece arka sokakları, vitrinleri ve insanları gözlemleme şansımız oluyordu.
Biz böyle gördüğümüz güzellikler karşısında şaşırmaya devam ederken, yolumuz Novana Meydanı’na çıktı. Dört Nehir Çeşmesi’nin olduğu meydan. Bu meydanın kurulma amacı stadyummuş. Yaklaşık 2000 yıl önce 30 bin kişilik bir stadyum olarak kullanılan alanda, şimdiki binaların yerinde tribünler varmış. Ama Bernini tarafından inşa edilen 4 Nehir Çeşmesi’nden bahsetmeden geçmek olmaz. Dünyanın 4 büyük nehrinden ilham alınarak yapılmış bir çeşme. Nil Nehri, Ganj Nehri, Tuna Nehri ve Rio De La Plata Nehri ilham olan nehirlermiş. Meydanla birlikte etrafındaki binaların mimarilerine de aşık olmuştuk. Her binanın önünde hatıra fotoğrafı çekmek için dönüp dururken, Amerikalı bir turist yanıma yaklaşıp, elimdeki selfie çubuğunun ne işe yaradığını sormuştu. Ben de ona anlatmak yerine birlikte bir fotoğraf çekilip göstermiştim. O kısacık anda bile kadının pozitif enerjisini müthiş hissetmiştik.
Adriano Parkı’nda yer alan, silindirik bir yapıya sahip olan Melekler Kalesi’ndeydi şimdiki durağımız. Tek üzüldüğümüz nokta anıt mezar olarak inşa ettirilmiş ama şimdilerde müze olarak kullanılan kaleye geç saatte gittiğimiz için ziyaret edememiş olmamızdı. Tiber Nehri’nin kıyısında bir zamanlar Roma’nın en yüksek binasıymış. Melekler Kalesini sadece karşıdan görsek de yetişmeye çalıştığımız ve Roma’nın, antik sokaklarında koştuğumuz bir anı olarak kalacak.
Yarın sabah iki gündür önemli yapılarını ziyaret ettiğimiz Roma Şehri’ni geride bırakarak, İtalya’nın diğer şehirlerini görmek için yola çıkacağız.

Sevcan Özbek Akın

Küçüklüğünden beri okuma heveslisi; önüne ne gelse okuyan, bu zamana kadar dünyanın birkaç ülkesi dahil, birçok sokak, mahalle, şehir gezmiş, biraz takıntılı, biraz dağınık birisi. Yazmayı ilk defa ortaokulda denemiş; ama ben bunu yapamıyorum, deyip vazgeçmiş. Bu tutku aklının bir köşesinde kalmış olacak ki yıllar sonra bu işin eğitimini almaya karar vermiş ve Yazarlık eğitimi sırasında harika insanlarla bir araya gelmiş büyük bir heyecanla karnavalın renklerinden biri olmaya karar vermiş.

YAZAR HAKKINDA

Sevcan Özbek Akın

Küçüklüğünden beri okuma heveslisi; önüne ne gelse okuyan, bu zamana kadar dünyanın birkaç ülkesi dahil, birçok sokak, mahalle, şehir gezmiş, biraz takıntılı, biraz dağınık birisi. Yazmayı ilk defa ortaokulda denemiş; ama ben bunu yapamıyorum, deyip vazgeçmiş. Bu tutku aklının bir köşesinde kalmış olacak ki yıllar sonra bu işin eğitimini almaya karar vermiş ve Yazarlık eğitimi sırasında harika insanlarla bir araya gelmiş büyük bir heyecanla karnavalın renklerinden biri olmaya karar vermiş.

Bir Yorum Yazın

2 + 5 =

5 Yorum

  • Çok güzel, sıcacık bir anlatım olmuş. Pandemi, yasaklar öncesinde ne kadar da güzeldi herşey. Umarım yeniden seyahat edebiliriz ve senden gittiğin yerlerin hikayelerini dinleyebiliriz.

  • Şu pandemi günlerinde ne iyi geldi. Elimizden tuttun gezdirdin bizi Roma’da… Diğer şehirleri sabırsızlıkla bekliyorum.