Edebiyat

SÖĞÜT SOKAK

Söğüt sokağın birbirine tutunmuş ayakta durmaya çalışan evlerinin önünden geçerken içlerindeki yaşamları hayal etmekten kendimi alamıyordum. Annemin sadece misafir gelince kullandığı yemek takımının kristal bardaklarından birini alıp komşunun duvarına dayadığım o günlerden birindeydim. Bardağı evlere dayıyordum ve kulağıma duvarların boşluklarından sızan yaşam sesleri doluşuyordu sanki.

Bir evde ocaktaki çayın tıslaması, durulanan tabağın bir diğeri üzerine konarken çıkardığı tıkırtı vardı. Diğerinde bir bebeğin emziğini ararken ki ağız şapırtısı… Bir başkasında ders çalışan bir çocuğun kaleminin defter üzerindeki cızırtısı, bir toz bezinin silkelenişi, bir aynanın parlatılması için sıkılan deterjanın fıslaması… Kadın ve çocuk sesleri doluştu kulağıma. Bu gecekondu semtinden hızlı adımlarla geçerken günün bu saatinde evlerde hiç erkek sesi olmadığını fark ettim. Kapı önlerindeki zeytin, peynir, yağ tenekelerinin içinde yetişen hayatları; uçmasın diye üzerine taş konulmuş kiremitlere kadar uzatabilen kadınların öyküleri gömülüydü tüm duvarlarda.

Böyle bir mahallede, dünyanın sokağın bir ucundan diğer ucuna kadar olduğunu sandığım bir çocukluk geçirdim. Büyüdüğüm ev bunlar gibi evlerden biriydi. Gecekondudan hallice üç katlı bir apartmandı. Apartmanın altı önceden bizim olan; ama sonradan küçük amcamın idare ettiği ve bize de muhtemelen ‘geçimlik’ verdiği bir zeytin deposuydu. Yağdan ve yağa yapışan kirden kapkara olmuş kaldırımın ve kapının taş basamağının görüntüsü ile o iç bunaltan ağır kokuyu kafamdan atmam çok uzun yıllar mümkün olmadı. Bir de babasız kaldıktan sonra varlığımızın günden güne silindiği hissi… Bizim evin duvarlarında sadece, annemin zararsız bir hayaletmişçesine evin içinde akıp gittiğinin hikayesi gömülüydü. İki ablam ve ben. Bir de hasta anneanne. Bizim hakkımızda anlatılacak tek bir kelime bile yoktu sanki. O günlerden aklımda kalan tek renk, annemin en sevdiği çiçek olan mor menekşeleriydi. Zamanla annem konuşmaz misafirler de gelmez oldu. Çiçekler soldu. Kristal bardaklar kimsenin umurunda değildi artık.

Adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Turuncu boyası akmış iki katlı bir muhacır evinin penceresine baktım. Bir anlığına silkelenip içeri alınan bir kilimin bordo renkli desenine takıldı gözüm. Duraksadım. Sonra bakışlarım ister istemez biraz daha yükseldi. Koskoca bir çanak anten mezarlığına benzeyen çatılara… Oradan daha yukarıya.

Gökyüzü burada da aynıydı. Güneşli günlerde bu derme çatma çatılar arasından görünen gök, pahalı kremalı kahvelerin satıldığı sahil kenarlarındaki gök kadar mavi ve bulutsuz olmalıydı. Fırtınalı günlerde balık restoranından çıkarken şalına sıkıca sarınan kadının gözlüklerinden yansıyan gibi beyazlıklarla lekeli… Yağmur yağacağı zaman lüks arabaları kapalı otoparka park eden valenin gördüğü kadar gri… Ve o anda, lüks bir sitenin donmaya yüz tutmuş yapay göletinin yanında kar topu oynamayı bekleyen çocukların neşesine yansıyan gökyüzü gibiydi. Aynı kar bu mahallenin sokaklarını da hiçbir ek ücret istemeden sakince dolduruyordu.

Ama o zamanlar benim için böyle değildi. Gökyüzü başka yerlerde bambaşka olmalıydı. Genç kız olduğumda ablamlar çoktan evlenmiş derme çatma evlerde kristal bardaklarını misafirlere çıkartacak kadınlara dönüşmüşlerdi bile. Ben okuyordum. El birliği ile beni okutuyorlardı, akıllıydım, çok çalışıyordum, öğretmenlerim “Üzerine düşün bu kızın,” demişlerdi ve ablamlar annemin yapamadığını yapıyordu. Annem sanki günden güne küçülüyor, yatağın ucunda tortop oluyordu. Ablamlar gündüzleri sırayla; evle, annemle ve benimle ilgileniyorlardı. Ben çıkacaktım buradan, fırtınalı günlerde şalına sarınarak balık restoranlarından çıkan kadınlardan birisi olacaktım. Şık giyinen, temizliğini kendisi yapmayan, arabasını valeye veren bir kadın olacaktım. Üniversiteyi kazandım. Burs aldım, okudum, dil öğrendim, yurtdışına gittim, çalıştım, çok çalıştım. Annemi kaybettiğimizde hiçbir şey hissedemedim. Tek düşündüğüm ablamlara olan borcumdu. Çalışmaya başladığımda banka hesaplarına her ay yatırdığım düzenli ödemelerle bunu yapabildiğimi düşündüm.

Üşüyen ellerimi hohlayarak ısıtmaya çalıştım. Söğüt sokağı geçince az ileride sağda varmam gereken füme rengi cam giydirilmiş binanın önünde olacaktım. Bu sefer arabamı merkezin otoparkı yerine, biraz daha ileriye bir sokak arasına park etmiş ve bana çocukluğumu hatırlatan bu sokaktan geçmeye karar vermiştim. Bu ve bunun gibi sokaklar, kaçtığım çocukluğum… Görmek, hatırlamak, acıyı kabullenmek… Yaşamda kaçtığım pek çok şey gibi… Aşksız, bağlanmaktan korkarak geçen yıllar gibi… Hep kaçmak acı çekmekten, anne olmaktan, temizliğini kendin yapmaktan, bir evin içinde hapis kalmaktan korkmak… Fakat şimdi, yüzleşme ihtiyacı… Şimdi zamanı gelmişti.

Kar yeniden ayaklarımın altında gıcırdamaya başladı. Atkımı çekiştirip genişletirken bakışlarım içgüdüsel olarak hareketliliğin olduğu yöne doğru kaydı. Alçak bir bahçe duvarı ile çevrelemiş tek katlı gecekondunun yeşile boyalı kapısı açıldı. Yaşlı bir kadın ağzı kesilmiş su bidonu içindeki sütlü ekmek paparasını dış kapının az ilerisine, karlı zeminin üzerine bıraktı. Siyah beyaz tıknazca bir kedi yan yatmaya yüz tutmuş ahşap elektrik direğinin arkasından tekinsiz gözlerle bakıyordu.

Telefonum çaldı. Arayan kişiye “Bir iki dakikaya kadar oradayım,” dedim ve hızlı adımlarla ilerledim. Söğüt sokak arkamda kalmıştı. Geniş bir caddeden karşıya geçtim. “Umut Cerrahi Tıp Merkezi” tabelasının altından geçip içeri girdim. Asansörle 2. Kata, tıbbi onkoloji katına çıktım. Sıcacık ofisinde oturmuş işini yapan doktorumun asistanı beni içeri buyur etti. Doktorum sonuçları çoktan okumuştu; her ikimizde kafasındaki tedavi planını benimle paylaşması için hatır sorma kısmının geçmesini bekliyorduk. Gökyüzünde kelebekler gibi süzülerek yere inen karı izlemek için gözlerimi pencereye çevirdim. Pencerenin mermerinde dipdiri yapraklarının arasında mücevher gibi parlayan mor bir menekşe vardı.

Söğüt sokağı ve içimdeki yansımalarını düşündüm. Birazdan yaşlı kadın içeri girecekti ve kedi diğerleri kokuyu almadan önce ziyafetin hakkını verecekti. İyice doyunca yosun tutmuş duvarın üzerinden atlayıp bahçeye girecek, yaşlı kadının torunlarının bayramdan bayrama ayaklarını sildiği paspasın üzerine kıvrılıverecekti. Çaylar tıslamaya, tabaklar tıngırdamaya devam edecekti. Duvarlardan kadınların öyküleri yansımaya… Çocuklar ders çalışmaktan sıkılacak, kitaplar kapatılacak, çamurlu zemini örten kar ile oynamak için dışarı koşulacaktı. Söğüt sokağı yarını düşünmemenin, umarsız bir neşenin sesi dolduracaktı. Böyle sokaklarda da neşe mümkün olabilirdi. Çünkü mutluluk nerede yaşadığımızla değil kalbimizde neyi yaşattığımızla ilgiliydi. Hayat işte böylece akıp gidecekti. Kar usul usul yağmaya ve her yerin üzerini eşitçe örtmeye devam edecekti.

YAZAR HAKKINDA

Gizem Ozan Aslan

En sevdiği çiçek yasemin olan kadın, gecenin sessizliği içinde yazıyordu. Yarayı ve izi… Zamanı ve yansımayı… Bazı kelimelere fena takıntılı, karakterleri hezeyanlı, deliliği düş ile değiş tokuş ediyordu. Kendini bildi bileli…

Bir Yorum Yazın

12 Yorum