Kültür

Gizdökümcü Kimlik #1

Gizdökümcü şairler, ki İngilizce olarak “confessional” terimini kullanıyoruz, şiirdeki anlatıcı karakteri ortadan kaldırarak kişisel bir “ben” olarak var olurlar. Yazdıkları şiirde güttükleri retorik, adeta bir “günah çıkartma” ritüeline benzer. Gizdökümcü şairler, kendi şiirlerinde Romantik şairlerden ve onlardan önceki otobiyografik şairlerden daha tabulaşmış konuları işliyorlar. Alkol, seks, uyuşturucu, depresyon, intihar…

İngilizce confession kelimesi, günahların, kişinin iç barışıklığını sağlamak için ayinsel itirafı anlamına geliyor. Confessionalist poetry deyimi için, itiraf kelimesinin olumsuz çağrışımları göz önünde tutulursa gizdökümcü şiir daha iyi bir karşılık. Bu ikinci terimde de sorun yok değil. Şairin süreçteki tasarlayıcı etkisini azaltarak şiiri bir iç dökmeye, veya örtüsünü kaldırmaya indirgeyen bir anlamı var. Gizdökümcü şiiri düşününce, ortaya dökülen gizin aslında günahlarla bir ilgisi olmadığını, travma yaratan olayın yeniden sahnelenmesi olduğunu söyleyebiliriz Bu türe, dolaylı yoldan “confessional poetry” ismini veren şair Robert Lowell, 1955 yılında Boston Üniversitesi’nde kendi şiirlerinde işlediği itirafsal temalar üzerine ders veriyor ve bu derse Plath ve Sexton da bir noktada katılıyor. Yani, Gizdökümcü şiirin en bilindik temsilcileri, aslında bir diğer Gizdökümcü olan Lowell’dan ders alıyor. “Confession” yani “itiraf” kelimesinin reddedilemez bazı dini çağrışımları var. Tövbe etmek, bir şeyleri itiraf etmek, günahlarını kendi dilinle ifade etmek ve bu aktivite sonucunda bir affediliş beklemek gibi şeyleri çağrıştırdığı için aslında bu etiketi reddediyorlar.

Bu edebi akımla beraber, “nevrotik” diyebileceğimiz şairlerin sesi yükseliyor. Bu da şiirin nevrotik olmaması gerektiğini savunan eleştirmenler için hoş olmuyor. Bunun yanında, Gizdökümcülük ile beraber gelen birçok da klişe var. Şiirdeki “ben” sesinin “narsizm” olduğunu söyleyen, bu klişelerle dalga geçen, şairlerin seslerinin ve tarzlarının benzerliği üzerinden eleştiren hatırı sayıda bir kitle de var.

Türün çıkış yeri olan Amerikan toplumunda ve birçok toplumda da var olan kadının ev yaşamındaki rolünün idealleştirilmesi toplumsal yaşamdan uzaklaştırılıp ev içerisinde kendilerine ait bir yaşam alanı kurmaları istenmiştir. 60’lardan sonra ortaya çıkan feminizmle birlikte bu düşünce yapısı alt edilmeye çalışılmış kadına belli özgürlük ve eşitlikler getirilmiştir. Bu noktada kadınlar durum içerisindeki geçiş sürecinde yaşadıkları duyguları yazarak var olmaya çabalamışlardır.

Gizdökümcü kimliğiyle var olmuş sanatçılar:

Sylvia Plath (1932-1963)

‘’Daima hareket halinde ve mutlu olmak ile içime dönerek pasif ve hüzünlü olmak arasında bir tercih yapabilirim. Ya da bu ikisi arasında sekerek aklımı yitirebilirim.’’

Yaşamı boyunca yaşadığı bunalım huzursuzluk, karamsarlık, dinmeyen suçluluk ve ızdırapları, kendine acıma duygusu bir gölge gibi peşinden hiç ayrılmamıştır.

Plath, her zaman duygusal, narin, kırılmaya meyilli yapısıyla şiirlerinde ölüm, yalnızlık, ıztırap konuları çokça bulunmaktadır. Bu konuda gerçek bir gizdökümcü şiir olan, kendinden ve travmalarından betimlemeler yaptığı şiiri ‘‘Lady Lazarus’’ önemlidir. Aynı zamanda bir monolog olan şiir, acımasız ve karanlıktır. Şiirde konuşmacı on yılda bir gerçekleştirdiği intiharlardan bahsetmektedir. Her defasında yeniden intikam duygusu içerisinde mitolojik bir karakter yaratır ve erkekleri yiyen bir cadı olduğundan söz eder. Şiir grotesk bir yapı içerisinde oluşmuştur. Plath’ın bipolar rahatsızlığı şiirde kendine yer bulmuş denebilir.

Sylvia, şiirlerinin birçoğunda babasına ve kocasına atıflarda bulunmaktadır. Babasına olan nefreti ile aynı zamanda hayatında bir ihtiyaç olarak gördüğü erkek figürüne duyduğu özlem onu sürekli olarak çatışma içerisinde bırakmıştır. Bu gel-git durumları Sylvia’nın hastalıklı bir duruma gelmesinin en büyük sebeplerinden biridir.

Kısa süren yaşamında yaşadığı acıyı ve özlem duyduğu ölümü yazmaktan hiçbir zaman korkmamış, çekinmemiştir. Toplum içerisinde yaptığı her şeyin bir kadın olduğu için sorgulanmasının çaresizliğini hep yaşamıştır.

Anne Sexton (1928-1974)

“Önemli olan tek şey

gülümsemek ve kıpırdamamaktı

onun yanında uzanmak

ve bir süre dinlenmek,

beraber sarmalanmak

ipekmişiz gibi,

annenin gözlerinden damlamak

ve konuşmamak.

Siyah oda bizi bir mağara

bir ağız ya da kapalı bir karın gibi

içine aldı.”

Kızını çok sevdiği ve ondan ayrı düşmenin Sexton’u ne denli yasa boğduğu bu şiirde apaçık görülebilir. Çift Görüntü’yü yazmadan önce akıl hocası Snodgras’ın da kızına yazdığı “Kalbin İğnesi” şiirini okuması bu eserini ortaya koyarken onun için son derece büyük önem arz etmiştir. Hâlihazırda üretken olduğu bu dönemlerde Maxine Kumin ve Sylvia Plath’la olan arkadaşlığı onu yazmaya daha da teşvik eder. 1960’larda, manik depresyon hastalığı kariyerini etkilemeye başlamadan önce özellikle Maxine Kumin’le birbirlerinin şiirlerini eleştirirler ve yine bu dönemde çocuk kitapları yazarlar. Daha sonraları “Yaşa ya da Öl” ile Pulitzer ödülüne layık görülecektir.

Sexton, her ne kadar kullandığı dil yüzünden rahatsızlık verdiği düşüncesiyle çoğu zaman tepkilere maruz kalsa da gerçek bir itirafçıdır. Şiirlerinde daima kendi yaşamının ayrıntılarına yer verir. Zaman ve mekan bilgisi vererek aile içindeki kişiliklerle birlikte her şeyi olduğu gibi dürüst bir şekilde tüm gerçekliğiyle ele almıştır.

Ölüme giderken üzerinde annesinin kürk mantosu, elinden hiç düşürmediği votka bardağı vardır. Ondan önce ölüme gittiği arkadaşı Sylvia Plath’ın yöntemiyle gaz soluyarak garajında arabasının içinde geride hiç not bırakmayarak veda etmiştir. Geride ölümünün ardından tüm yaşam öyküsünü içene sığdırabileceği kadar çok yazı bırakmıştır.

Louise Bourgeois (1911-2010)

“Erken dönem işlerim düşmekten korkmayla ilgiliydi. Sonraki işlerim düşme sanatıyla ilgili oldu. Kendini incitmeden düşmek yani, şimdi yaptığım ise hiç düşmeyip asılı kalma sanatıdır.”

“Sanat der Bourgeois; bir travmanın deneyimlenmesi ya da yeniden deneyimlenmesidir.”

Bourgeois, tüm hayatını tek bir tema çerçevesinde ‘arınmak’ üzerine kurmuştur. Post-modern, Yeni Dışavurumcu, çağdaş eserler üreten Louis Bourgeois, günah çıkarma sanatının kurucusu kabul edilmektedir. Bourgeous’a göre, yaptığı sanat aslında onun kendisidir. Kadınlık olgusu ve yaşamının üzerinden sanatını göstermeye çalışan sanatçı yaklaşık 35 senedir sürdürdüğü psikanaliz seanslarını da yapıtlarında sıklıkla vurgulamıştır. Sanatını, yaşadığı travmatik duygulardan arınmak üzerine inşa etmektedir.

Babanın öldürülmesi teması “The Destruction of the Father” eserinin devamını “Cell III”, “Arch of Hysteria” ve “Nature Study” eserleriyle tekrarlar. Bir travmanın deneyimlenmesi ya da yeniden deneyimlenmesi sözündeki yeniden devamlılığı buradan gelmektedir.

Babanın Öldürülmesi “The Destruction of the Father”, 1974

“Benim için heykelim bedenimdir, bedenimse heykelimdir.”

Maman heykeli, sanatçının geç yaşlarda ürettiği en önemli heykel işlerinden biridir. Sadece heykel değil aynı zamanda yerleştirme sanatı ve bir mimarı yapı olarak ele alınmaktadır. Dokuma işiyle uğraşan annesinin elinden düşürmediği ip ile dokuduğu halılar ve şefkatli, koruyucu anaç halini örümcek formuyla bir tutmuştur.

Louise Bourgeois Anne heykeli ”Maman” 1999

Louise Bourgeois sanatına resim yaparak başlayıp daha sonraları 40’lı yıllarda heykel sanatına yönelmiştir. Gerçek üstücü izler taşıyan işlerine rağmen sanatçı kendini varoluşçu olarak tanımlar. 60`ların ortasında feminizm etkili yapıtlar ortaya koymaya başlamıştır.

Femme Moison serisi

Yaşamı boyunca sanatını otobiyografik bir şekilde ele almayı tercih etmiş. Erken dönem çalışmalarında geçmişe karşı yaşadığı öfke, nefret, korku, saldırganlık, yok etme, yok olma gibi duygularını; Geç dönem anıtsal işlerinde doğum, yaşam, üretkenlik, güç kavramlarıyla yer değiştirdiğini görmekteyiz.

Kaynak:

GazeteBilkent

PARÇALANMA VE GİZDÖKÜMCÜ GÖRSEL ANLATIMLAR

25

YAZAR HAKKINDA

Gizem Akın

Bana bu kimliği yaz deseniz, birinci tekille yazılmış sıkıcı bir durum öyküsü yazarım. Anlat deseniz, anlatamam.

Bir Yorum Yazın