Kültür

AYNADAN YANSIYAN FRIDA Psikanalitik Bir İnceleme

“Yaşamım, onun çığ görüntüsü üzerine konmuş saydam bir kopya kâğıdı gibiydi. Kuşkusuz her şeyin bir başlangıcı oldu. Parçalayan bir dalgakıran, düşün önüne geçen ve tüm düşleri tasfiye eden bir karabasandı. İmgelem ve bilinçdışı, gerçekliğin neden olduğu bu hasarın yanında devede kulak kalır. Gerçeklik, tüm düşlerimizin ve karabasanlarımızın ötesine gidebilir.”

AYNADAN YANSIYAN FRIDA: UMUTSUZLUK

“Bedenimde kara bir tarot var.”

Çığlık çığlığa bağırıyordu Frida. Bağırdıkça içi dışına taşıyor, çürümüş ve öğütülememiş her şey boşluğa akıyordu. Boşluğu doldurmak pahasına içi boşalıyordu. Kıpırdayamıyordu, kıpırdayacak bir bedeni yoktu. Ağzını küçük bir boruya dayamış haykırıyordu, sesi çıkmadan. Nefes alamıyordu. Hava yoktu. Zemin yoktu. Gök yoktu.

Dayanılmaz bir hiçliğe ve zamansızlığa karşı savaşıyordu. Bağırdıkça içi dışına taştı, çürümüş, parçalanmış; ama öğütülememiş iç gerçekliğini kusarak bir dış gerçeklik yarattı. Çarpık ve bozulmuş imgeler birbirine yapışık bir şekilde konumlanırken, biri hiç ısıtmayan diğeri ise tüm hücrelerine kadar işleyip yakan iki güneş hayal etti.
Sonra tüm bu bozuk gerçeklik o küçük borudan içine nüfuz etti. Yarattığı tüm evreni yuttu Frida. Soluğunu keserek ve boğazını deşerek içine akan pislik, kendisini kapsayacak bir beden istiyordu.

Frida da istiyordu. İçine işleyenleri öğütecek bir mide istiyordu. Kaçıp uzaklaşabilmesi için bacaklar istiyordu. Boğazını sıkıp nefesini kesen şeye engel olabilmesi için ellerini istiyordu. Bunlara sahip olabilmesi içinde her şeyi yutması gerektiğini biliyordu.
Bedenini yaratmak pahasına dış dünya boşalıyordu şimdi de… Gözlerini açtı. Küçük bir seyirme ile titredi gözkapağı. Göz de ona baktı. Seyirdi ve titredi. Hafifçe kısarak baktı göz göze, kirpiklerin altına sığınarak baktı, sanki bakmıyormuş gibi yaparak baktı. Ama kaçacak yer yoktu.

Ya kusacaktı ya yutacaktı ya da göz göze bakacaktı. Kuşkuyla, tiksintiyle, azimle, hasetle, acıyarak, düşmanca…
Baktı Frida, kendisine baktı.
Sakat bedeni yatağına bağlı bir şekilde yatarken, tavanına bağlı olan aynadan yansıyan parçalanmış kimliği idi.
Her şey birbirine bağlı, birbirinin içine geçmiş burada, diye düşündü. Sadece bedenimin parçaları birbirine bağlı değil.

“…Yaşam üstüme böyle varmakla gaddarlık ediyor bana. Bu oyunda kâğıtları daha iyi dağıtmalıydı. Payıma çok kötü bir el düştü. Bedenimde kara bir tarot var. Yaşam, hafızayı var etmekle acımasızlık etmiş. Tıpkı size daha da canlılık verecek, içinizi acıyla zonklatan gizli bir güç gibi. Hiçbir gelecek olmadığının kesinliği karşısında geçmiş büyüyor, kökenleri genişliyor.”

AYNA METAFORUNUN ANLAMI

Frida Kahlo 1907 yılında Alman bir baba, Meksikalı bir annenin dört kızından üçüncüsü olarak dünyaya gelmiştir. Kısa süre sonra annesi rahatsızlanmıştır. Kendisi emziremediğinden Frida için bir sütanne bulunmuştur. Frida, 6 yaşındayken çocuk felcine yakalanmış ve sağ bacağı kötürüm kalmıştır. 17 yaşındayken geçirdiği otobüs kazası nedeniyle ise, demir bir boru midesinden geçip cinsel organından dışarı çıkmış, omurgasında ve vücudunun birçok yerinde kırıklar meydana gelmiştir. Frida bundan sonra hayatını alçı korseler, hastane ziyaretleri ve dinmeyen acılar içinde geçirmek üzere yatağa bağlı kalmıştır. Bu dönemde babası rahat etsin diye bir karyola yapmış; annesi ise kendisini seyredip yalnız kalmaması için tavanına bir ayna asmıştır. Bu ayna onun için “Gecelerinin ve gündüzlerinin celladı”dır.

Frida, annesine karşı karışık duygular beslediğini ifade etmiş ve O’nu; çok zeki, nazik, canlı; ama aynı zamanda zalim, hesaplı ve fanatik şekilde dindar olarak tanımlamıştır. Babasının ise hasta bir insan olsa bile çalışkanlığın bir simgesi, şefkatli ve tüm sorunlarına anlayışla yaklaşan biri olduğunu söylemiştir. Çocuk felci olduğunda kendisine 9 ay baktığını hiç unutamayacağını aktarmıştır. Frida’nın annesine pek düşkün olmadığı; ancak babasını çok sevdiği bilinmektedir.

Kazadan 4 yıl sonra Frida, ressam Diego Rivera ile tanışmış ve akabinde evlenmiştir. Diegoyla olan ilişkisi inişli-çıkışlı geçmiş, kendisiyle 2 kere evlenmiş, 3 gebeliği düşük ile sonlanmıştır. Komünist partiye üye olmuş, siyasette aktif rol almıştır. Yetmişe yakın eseri vardır ve birçoğunu otoporteleri oluşturmaktadır. Kendisini sürrealist olarak değerlendirenlere karşı çıkmıştır. “Ben sürrealist bir ressam değilim. Asla hayallerimi resimlemedim. Yalnızca kendi gerçeğimi resimledim,” demiştir.

Hayatının son yıllarına doğru omurgasından birçok kez ameliyat olmuş ve kangren nedeniyle sağ bacağını kaybetmiştir. 1954 yılında ise akciğerlerinde su toplanması nedeniyle hayata gözlerini kapatmıştır.

Yaşadığı hayatın bedensel acılar içinde geçmiş olduğu aşikârdır. Dünya bu kadar acımasızken, Frida için kaçış kendi iç dünyası olacaktır; ancak orada bulduğu yine kendisi, parçalanmış bedeni, parçalanmış kimliğidir.

ANNESİYLE İLİŞKİSİ

Frida’nın erken dönem çocukluğunda annesel bakımdan mahrum kalmış olması yorumlanmalıdır. Winnicott’un kavramsallaştırdığı Tutma (Holding), Bakım (Handling) ve Nesne Sunma (Object Presenting) becerileri, annenin bir ilişki nesnesi olarak kendisini bebeğe sunmasını ifade eder. Bebeğe sadece bakım verilmesi sağlıklı bir ruhsal gelişim için yeterli değildir. Annelik işlevleri içinde en önemli olanlarından biri de annenin ayna rolüdür. Bu durum, annenin çocuğun ruhsallığını ona içselleştirebileceği bir şekilde geri yansıtmasını içerir. Bion da bu beceriyi Alfa- Beta Unsurları olarak kavramsallaştırmıştır. Anne, çocuktan gelen çiğ duygu-durum ve dürtüleri kapsayarak, işleyerek bebeğe geri vermelidir. Yani olumsuz unsurları, olumlu unsurlara dönüştürülmelidir. Böylece bebek de bu iki zıt duygulanımı içinde bütünleştirebilecektir.

İronik olarak annesi Frida’ya kendi yüzünü bir ayna olarak sunup kendi ruhsallığını ödünç vermek yerine, hastalık döneminde yatağının tavanına bir ayna asmıştır. Frida, bebekliğinde anne memesinde bulamadığı sakinleştirilmeyi, ihtiyacı olan dönemde yine bulamamıştır. Frida, annenin yüzüne bakar gibi aynanın soğuk yüzeyine bakmış ve sormuş olmalıdır: “Ben ne hissediyorum anne?”

Cevap ise yine kendi kendisinden gelmiştir:

“…birden şiddetli bir resmetme arzusu doğdu bende. Artık sadece çizgiler çizmek için değil, bu çizgilere bir anlam, biçim ve içerik vermek için de bol bol zamanım vardı. onlardan bir anlam çıkartmak, onları yaratmak, işlemek, sıkıştırmak, birbirlerinden ayırmak, birbirlerine bağlamak, içlerini doldurmak için bol bol zaman..”

FRIDA’NIN RUH HALİNİN ESERLERİNE YANSIMASI

Frida ‘Sin Esperanza’ yani ‘Umutsuzluk’ adlı tablosunu 1945 yılında, kaza geçirip yatağa bağlı kaldığı yıldan 20 yıl sonra yapmıştır. Tablodaki çaresizlik hissini, aslında bebeklik döneminde yaşadığı çaresizlik hissinin bir yansıması olarak da görebiliriz. Belki de, kazanın ardından yaşanılanlar, erken dönem acılarını resmedebilmesi için bir form sağlamıştır Frida’ya.

Resimde Frida, bir bebeğin kundağa sarılması gibi, çarşaflara yorganlara sarılmış, sadece yüzü görülüyor. Üzerinde tahta bir engel var, kalkamıyor. Bedeni tutmuyor. Yatağını çevreleyen dış dünya ıssız, tekinsiz… Sadece kokluyor, duyuyor, hissediyor, görüyor, tadıyor; sanki…

M.Klein, kuramında, erken dönem kaygılar üzerinde durur. Hayatın ilk aylarında bebek, paranoid – şizoid pozisyondadır. İç ve dış sınırları belirsizdir. Ego tahammül edemediği nahoş sezgileri, duyuları, arzuları, dürtüleri taşıyamazsa tükürür, dışarıya anneye yansıtır. Anne onları kabul edilebilir hale getirebilirse ve bebeğin tüm güçlülük yanılsamasını sürdürmesini sağlayabilirse, bebek de kendisini perseküsyon kaygılarından koruyabilir.

Resmin adı Sin Esperanza -Umutsuzluk.

Resimde, Frida’nın kaza geçirdikten sonraki umutsuzluğundan ziyade, perseküsyon kaygısını görüyoruz. Bunu da kontamine bir şekilde tasvir edilmiş ve içine nüfuz eden dış dünyadan anlayabiliyoruz. Bu şekle giremeyen, formsuz kaygı; bu isimlendirilemeyen, anlatılamayan ruhsal acı Frida’nın bedensel acılarında şekil bulmuş ve tuvale yansımıştır. Tahta Bacak Frida için yaşadığı sıkıntılar ve acılar belki de hayatta kalabilmesinin nedeni olmuştur.

Frida, söz öncesi döneme ait bir acıyı; ancak ve ancak sözün olmadığı bir şekilde dışarı vurabilirdi.

Sadece Sin Esperanza adlı tablosunda değil, tüm eserlerinde çizdiği kendi yüzüdür. Yüzü ve hüznü… …ve bu nedenledir ki Picasso “Biz onun gibi portre çizemiyoruz,” demiştir.

Frida’nın hayatını okurken, O’nu her türlü acıya göğüs germiş, hayatla savaşmış bir kadın olarak tanıyoruz. İcraatlarına baktığımızda dik duran başını görüyoruz. Fotoğraflarındaki yüzünde kararlı bir ifade seziyoruz; ancak tablolarındaki yüzüne baktığımızda, aynadan yansıyan Frida’yı görüyoruz.

Sin Esperanza’da Frida’nın umutsuzluğunu ve bedenindeki kara tarotu görüyoruz.

Sin Esperanza’da aynadan yansıyan Frida’yı görüyoruz.

*****

Kaynakça:

Bion,R.W. (1950),Tereddütlü Düşünceler, çev: N. Erdem; Metis Yayınları, 2017.

Klein, M. (1957), Haset ve Şükran, çev: O. Koçak, Y. Erten; Metis Yayınları, 2008.

Winnicott, D.W. (1971), Oyun ve Gerçeklik, çev: T. Birkan; Metis Yayınları, 2008.

YAZAR HAKKINDA

Gizem Ozan Aslan

En sevdiği çiçek yasemin olan kadın, gecenin sessizliği içinde yazıyordu. Yarayı ve izi… Zamanı ve yansımayı… Bazı kelimelere fena takıntılı, karakterleri hezeyanlı, deliliği düş ile değiş tokuş ediyordu. Kendini bildi bileli…

Bir Yorum Yazın

6 Yorum