İncelemeler

‘TUHAF BİR ADAMIN DÜŞÜ’ ÜZERİNE NOTLAR / F. Dostoveyski

Dostoyevski’nin bu öyküsü 1877′ de yayımlanmış. Yazar elli yedi yaşında. Olgunluk döneminde, Karamazov Kardeşler hariç diğer bütün romanlarını yazmış. Bu öykü birçok tema barındırıyor ancak esas olarak ölüm teması üzerine kurulu, tıpkı dört yıl önce yayımladığı ‘Bobok’ gibi. Yazar, eserini ilk önce kendisinin çıkardığı ‘Bir Yazarın Günlüğü’ dergisinde yayımlıyor. Ben öyküyü incelerken kabaca üç bölüme ayırdım. İlk bölüm sadece iki paragraf uzunluğunda, iç monologdan oluşuyor. Paragrafın toplamı iki sayfayı ancak buluyor; fakat barındırdığı temalar bakımından çok yoğun. Bu temaları ayrıca listeledim. İkinci bölüm öykünün kırılma noktasını içeriyor. Kahraman yıldızlı bir gecede dışarıdadır. Sekiz yaşındaki kız çocuğu ile karşılaşır. Üçüncü bölümü ise kahramanın düş gördüğü son bölüm.

İlk iki paragrafta, iç monologda göze çarpan kavramlar:

1- tuhaflık
2- delilik
3- bütün insanları sevimli bulmak
4- alay edilmek / her zaman alay edilmek
5- kendisi ile alay edeni sevmek
6- gerçek
7- gerçeği yalnız kendisi bilmek
8- anlaşılmamak
9- acı çekmek / çocukluğunda acı çekmek / bildiğini açıklayamamaktan ötürü acı çekmek / kendisinin tuhaflığı hakkında bildiği gerçeği açıklayamamaktan ötürü acı çekmek
10- göründüğü gibi olmak
11- kendisinin farkında olmak
12- tuhaf olmanın bilincinde olmak / çocukluğundan beri tuhaf olmanın bilincinde olmak
13- suçlu olmak
14- gururlu olmak
15- itiraf edememek
16- intihar
17- korkunç özelliğe sahip olmak
18- bilinç
19- ruha çöken hüzün
20- dünyada her şeyin aynı olduğu kanısı
21- dünyada olup bitenin bir öneminin olmaması
22- kendisi için hiçbir şeyin var olmadığı hissi / hiçbir zaman hiçbir şeyin var olmadığı hissi
23- her şeyin kendisi için var olduğu hissi
24- insanları fark etmemek, onları görmezden gelmek, önemsememek
25- hiçbir şeyi umurunda olmamak, hiçbir şeyi umursamamak
26- sorunları olmak

Bu kavramlar okura intiharı çağrıştırıyor. Zaten bir süre sonra niyetinin bu olduğunu anlatıcı bize söylüyor. Kahramanımıza göre onun bu karanlık, depresif ruh halinin sebebi, gerçeği yalnız kendisinin bilmesi, anlaşılmamaktır Bahsedilen gerçek kavramının ne olduğunu öykünün sonuna doğru öğreneceğiz.

SİRÜS YILDIZI

İç monolog bittikten sonra anlatıcıyı karanlık, kasvetli bir gecede dışarıda görürüz. Gökyüzünde küçük bir yıldız görür. Bu küçük yıldızı görünce kahraman intihar etmesi gerektiğini hatırlar. Hâlbuki yıldız bize biraz da umudu hatırlatmaz mı? Kahramanımız tesadüfen sekiz yaşındaki kız çocuğu ile karşılaşır. Küçük kız zor durumdadır, annesi hastadır, yardıma ihtiyacı vardır. Kahramanımız kıza yardımcı olmak yerine kızı iter, bağırır, yanından uzaklaştırır. Kahramanın küçük kız ile karşılaşması öyküdeki dönüm noktasıdır. Kıza yardım etmek yerine onu kovan kahraman öykü boyunca suçluluk duyacaktır.

İntiharın eşiğindeki kahramanımız dünyada kendisi için hiçbir şeyin olmadığı, hiçbir şeyi umursamaması gerektiği düşüncesinden bir anda bütün dünyanın kendisi için var olduğu, sınırsız özgürlük yaşadığı bir noktaya gelir. Anlatıcı kendi ağzından şöyle konuşur:

”Bundan böyle yalnızca acıma duygusu duymayacaktım, üstüne üstlük insanlık dışı çirkin bir şey de yapabilirdim artık. İki saat sonra her şey bitecek, karanlığa gömülecekti çünkü. O kıza neden bağırdığıma inanıyor musunuz şimdi? Benim için hiç kuşku yok bundan. Yaşamın da dünyanın da artık bana bağlı olduğuna inanıyordum. Şöyle bile diyebilirim, benim için yaratılmıştı sanki dünya, benim için vardı.”

Okuduğumuz metin, suç işlediğine inanan bir insanın vicdan muhasebesi yaparak intihardan vazgeçmesi, hayata dönmesi ve yaşama döndüğünde nerede duracağının öyküsüdür bir bakıma. Yazar biraz da bu nedenle intihardan vazgeçen kahramanın yaşama geri dönmesini yeni bir dünyaya (bir cennete) dönüş olarak betimleyecektir. Peki, vicdani gerekçeler ile intihardan vazgeçen kişi, kendine ikinci bir yaşam hakkı tanındığında bu kez neyin yanında yer alacaktır? Ahlakın, erdemin mi, yoksa yine suçun, kötülüğün, şeytani olanın mı?

Kahramanın vicdanıyla bir hesaplaşma içine girmesinin, suçluluk duymasının sebebi kahramanın bize anlattığı gibi küçük kıza yardım etmek yerine onu itmesi midir sadece? Ya da intihardan hemen önce her şeyi yapabilecek denli özgür olduğuna inanırken, bütün dünyanın kendisine ait olduğunu söylerken ‘insanlık dışı çirkin bir şey’ olarak aklına gelen, küçük kıza bağırmak, onu yanından kovmak mıdır? Kahramanın bize anlatmasa da sezdirdiği, derin suçluluk duymasına sebep olan başka bir şey vardır. İç monoloğun devamında şu ifadeler geçer.

”Daha önce Ay’ da ya da Mars’ da yaşamış olsaydım, orada insanın tüylerini ürperten son derece iğrenç bir şey yapmış olsaydım, bu yüzden insanın ancak rüyasında olabilecek biçimde aşağılanmış, tekmelenmiş olsaydım, sonra dünyaya gelseydim, başka bir gezegende o aşağılık davranışım burada da aklımdan çıkmasaydı, ayrıca oraya hiçbir zaman hiçbir nedenle dönmeyeceğimi de bilseydim, Dünya’dan Ay’a bakarken acaba hiçbir şeyi umursar mıydım, umursamaz mıydım? O davranışım yüzünden utanç duyar mıydım, duymaz mıydım?”

Anlatıcı ‘insanın tüylerini ürperten son derece korkunç bir şey yapsaydım’ ifadesini kullanıyor. Acaba kızı itmesinin asıl sebebi aklına gelen asıl korkunç düşünceyi yanından (aslında zihninden) uzaklaştırmak amacı olabilir mi? Şayet öyleyse hikâye boyunca okurun peşini bırakmayan suçluluk temasının kaynağı daha net anlaşılabilir.

UNUTULAMAYAN KÜÇÜK YOKSUL KIZ

Dostoyevski eleştirmenlerinin birçoğu, yazarın bu öyküyü yazarken aklına gelen kız çocuğunu Avrupa seyahatinde, Londra’da, Haymarket’de gördüğü konusunda hemfikir. Trajik olan, küçük kız çocuğunun sokak kadınlarının arasında olmasıdır. Dostoyevski 1860 yılında Avrupa seyahatlerini anlattığı Vremya dergisinde şöyle yazar:

”Bir gün sokakta kalabalığın arasında en çok altı yaşlarında bir kız çocuğu gördüm. Üzerinde yırtık pırtık bir entari vardı. Yalın ayaktı. Bitkin, perişan bir durumdaydı. Entarisinin yırtık yerlerinden görünen bedeni yer yer morluklarla kaplıydı. Aklı başından gitmişti sanki. Gideceği bir yer yokmuş gibi amaçsızca yürüyor, yürürken -Tanrı bilir niçin- bir sağa bir sola yalpalıyordu. Belki de karnı açtı. Hiç kimsenin başını çevirip baktığı yoktu ona. Ama beni asıl şaşırtan, kızın yüzündeki sınırsız hüzün ve umutsuzluktu. Böylesine küçük bir yaratığın bu denli nefret dolu, bu denli umutsuz olduğunu görmek tuhaf, çok korkunç bir şeydi. (…)”

Birçok Dostoyevski kahramanı gibi bu öykünün anlatıcısı da küçük, izbe bir çatı katında yaşamaktadır. Anlatıcı komşularının iğrenç, aşağılık adamlar olduğunu, ne kadar rahatsız edici, gürültücü olduklarından yakınır. Bu komşular öykünün karanlık atmosferini destekliyorlar, ancak asıl dikkatimizi kahramanın ‘bir aydır çıkardıkları gürültüyü duymuyordum’ sözleri çeker. Artık intihara karar vermiş biri, etrafındakileri görmez, duymaz, hatta nefret ettiklerinden rahatsız bile olmamaya başlar.

Anlatıcı hikâyesinde birkaç yerde üstüne basa basa başından kendini vurarak intihar etmekten bahseder. Ancak rüyasında kendini vururken tabancanın namlusunu başına değil kalbine yöneltecektir. Bundan ne çıkarmalıyız? Başlangıçta intihara teşebbüs etmesine sebep olan şey hayatın, dünyanın anlamsızlığıydı. Ancak sonradan küçük kız ile karşılaşır, vicdani bir hesaplaşmanın içine giren kahraman suçluluk hissetmeye başlar; bu suçluluk hissi söylediğimiz gibi hem hayata dönmesine hem de yeni bir hayata başlamasına sebep olacaktır. Kahramanın küçük kız ile tanışmadan önce intihar etmesinin kendine göre mantıklı sebepleri vardı; artık daha duygusal nedenler ön planda.

ÖLÜMDEN SONRA NASIL BİR YAŞAM?

Kahraman bundan sonraki bölümde okura rüyasını anlatır. Bu rüyanın onu gerçeğe taşıdığını söyler.
”Oh bu rüya yepyeni, büyük, bambaşka güçlü bir hayat bağışladı bana”
Kahramanımız gerçek hayatta yapamadığını rüyasında yapar ve namluyu kalbine çevirip tetiği çeker. Bundan sonra gömülür, tabutta bizim inancımızdaki ‘kabir azabını’ andıran acılı bir süreç yaşar. Kurşunun gömüldüğü yerde ağrısı vardır, tanrıya adeta meydan okuyarak bu acıya gerekirse milyonlarca yıl katlanmaya hazır olduğunu söyler.

”Saçma intiharım nedeniyle benden intikam almaya kalkıyorsan şunu bilesin ki gelecekte başıma gelecek hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak her türlü saçmalığa ve çirkinliğe acılarım milyonlarca yıl sürse bile hiç sesimi çıkarmadan katlanacağım.”

Kahramanımız öldükten sonra Dante’nin İlahi Komedya‘sında olduğu gibi yanında ona çok kısa süre refakat eden bir rehberin eşliliğinde gökyüzüne doğru yükselir. Anlatıcının ayak basacağı bu yeni dünya eşitlikçi, adil, kötülüğün, öfkenin, kıskançlık ve şehvetin olmadığı bir dünya, adeta bir cennettir. Aslına bakılırsa Thomas More’un Ütopya‘sını hayli andıran bir ülkedir bu dünya.

Ve ben, birden kendim de farkında olmadan bu parlak güneşli, harika, cennet gibi öteki dünyada buldum kendimi. Sanırım bizim dünyamızdaki Yunan adalarının birinde ya da bu adalara yakın anakaranın sahilinde gibi bir yerdeydim. (…) Her yer nefis kokulu çiçek açmış bitkilerle doluydu. ”
Bizim dünyamızda görmediğimiz saf, masum bir güzellik betimlenir. Ütopya‘da betimlenen aile ve sosyal hayata gönderme yapar.

‘Çocukları herkesin bir çocuğuydu, çünkü hepsi bir aileydi.’
‘Tapınakları yoktu, ama bütün evrenle sarsılmaz, canlı kesintisiz bir bütünleşmeleri vardı. İnançları yoktu, ama doğanın yasaları gereği buradaki mutlu yaşam süreleri dolduğunda yaşayanları ve ölüleri için bütün evrenle daha geniş bir birlikteliğin başlayacağına inanıyorlardı.’

Dostoyevski Hıristiyanlığa övgüler yağdırdığı dergisinde yayımlamış olduğu bu öyküde yeni dünya insanlarının inançsız, tapınaksız olduklarını neden söylüyor olabilir? Tolstoy gibi acaba kilise kurumunu red mi ediyordu yoksa cennette en saf haliyle bilgisiz, tecrübesiz ham insanın mı yer alabileceğini söylemek istiyordu?

Kahramanımız buradaki insanların erdemli, günahsız, saf iyilikle dolu olmalarından öyle etkilenir ki, adeta bu büyüyü bozmaktan korkar. Dünya yaşamında bildiklerini anlatmadan önce duraksar. Kahraman insanlara karşı önce tümüyle sevgi doludur. Giderek sevgisi acı ile, nefret ile karışmaya başlar.

SEVERKEN NEFRET EDEN DOSTOYEVSKİ

‘Niçin sevdiğim halde elimde olmadan nefret ediyordum onlardan?’ Kahramanımız biraz sonra hepsinin ahlakını bozduğundan bahsedecektir.

‘Olay şu ki ben hepsinin ahlakını bozdum(…) Ben oraya gidinceye kadar mutlu, günahla tanışmamış bu dünyaya iğrenç bir kurt gibi, ulusları süpüren bir veba mikrobu gibi kendi mikrobumu bulaştırmıştım(…) Yalan söylemeye alıştılar. Yalanı sevdiler. Yalanın çekiciliği ile tanıştılar. ‘

Ardından şehvet, kıskançlık, çekişmeler, eziyetler sırayla birbirini izler. Anlatıcı / kahraman kötülük timsali oluverir bir anda. Cennetten henüz kovulmamış Adem ve Havva’nın yanına yanaşan yılan kılığındaki Şeytan’ın ta kendisine dönüşür. Bilgi meyvesini bir kez yiyen insan bir daha tadını aldığı lezzetlerden vazgeçemez.

”Ne var ki kaybettikleri o masum ve mutlu günlere dönme olanağı doğsaydı veya biri çıkıp ansızın geçmişlerini gösterseydi onlara ve o günlere dönmek isteyip istemediğini sorsalardı kesinlikle kabul etmezlerdi.”

Yazar cennetteki saf ve masum insanları kötülükle tanışması olayı ile öykünün başındaki sekiz yaşındaki kızın kötülükle tanışması olayı arasında paralellik kuruyor. Aslında kahramanımız insanlara kötülüğün yanında bilinci, muhakeme etme yeteneğini, acıyı da götürmüştür. Acı çeken kişinin suçluluk ve vicdan mekanizması çalışıyor demektir. Dostoyevski kahramanları dünyayı algılamak, erdeme, iyiye ulaşmak için acı çekerler. İnsanların kurtuluşa acı çekerek ulaşabileceğine inanırlar, bu yüzden acı çekmeyi severler.

Şeytani kahramanımız yeni dünyadaki insanların arasına karışıp onların ahlakını bozunca bu yeni dünya da bizim yakından tanıdığımız eski dünya oluverir bir anda.

”Kötü olduklarında bu kez kardeşlikten, insan severlikten söz etmeye başladılar. Bu kavramları anladılar. Suçlu insanlar olduklarında adaleti icat ettiler ve onu korumak için birtakım yasalar koydular. Yasaları korumak için de giyotini kurdular.”

Anlatıcı / kahraman işlediği günahın farkındadır, bundan ötürü suçluluk duyar, etrafındakilerden bir an önce kendisini cezalandırmalarını ister. Sözleri, İsa’nın bütün insanları sevdiği, herkesin günahları yerine kendisinin cezalandırılmasını istediği hıristiyan öğretisini bize anımsatır.

”Beni çarmıha germeleri için yalvarıyordum onlara, haçı nasıl yapacaklarını öğretiyordum.”

Öykümüzde bütün insanların temelde iyi olduğu, kötülükle sonradan tanıştığı tezi de işleniyor. ‘Gerçek’ ile kastedilen biraz da bu.

Çünkü gerçeği gördüm ben. İnsanların iyi ve mutlu olabileceklerini gördüm, biliyorum. Kötülüğün insanın olağan özelliği olduğuna inanmak istemiyorum, buna inanamam da’

Yine İncil’de Dostoyevski’nin en çok etkilendiği ilkelerden birine de bu öyküde rastlıyoruz, ‘koşulsuz sevin’ ilkesine:

Önemli olan kendini sevdiğin gibi başkalarını da sevmen. İşte bu en önemli olan.’

Rüyasında ‘gerçek’ dediği insanların birbirini sevdiği, merhamet ettiği bir dünyayı gören kahraman, gördüğü gerçeği herkese anlatmak, onu dinlemeseler, alay etseler bile sesini duyurmak ister. Fakat ortada çetin bir paradoks vardır! O temiz, masum saf insanların arasına giren, onların yaşantısına kötülüğü, zorbalığı, yalan ve şehveti sokan Şeytan da aynı kişi, anlatıcının kendisi değil midir?

”Varsın hiçbir zaman cennet olmayacak olsun, ben gene de anlatmayı sürdüreceğim.”

Hikâyemiz biterken anlatıcının ağzından ‘yaşamın bilincine varmanın yaşamın kendisinden daha yüce olduğu’ ifadesine rastlıyoruz. Anlatıcı savaşmaktan, küçük kızı gördükten sonra değişen yaşamından ve artık uğruna yürüyeceği yeni yoldan bahsediyor.

Dostoyevski’nin gerçeğine ulaşmak için önümüzde vicdan, utanç koridorlarından geçen çetin ve zorlu bir yol var. Bu yolda yürümeye, savaşmaya iyilerden fazla kötülerin istekli olmaları gerek.

 

Metinde adı geçen eserler:

Öyküler/ Fyodor Dostoyevski, İletişim Yayınları
Utopia/ Thomas More, Cem Yayınları
İlahi Komedya/Dante Alighieri, Oğlak Yayınları

We need More – Maize
Raskolnikov in the Attic” (from Crime and Punishment) by Fritz Eichenberg | Annex Galleries Fine Prints
Photos of Coventry House, 35 Haymarket, London SW1Y – 51733033 – Zoopla

YAZAR HAKKINDA

Irmak Erkan

Bir gece yatağından kalktı. En sevdiği pantolonunu, gömleğini giydi, cüzdanını yanına aldı, çantasını sırtladı; karısını ve çocuklarını öpüp odadan çıktı.
Çalışma odası soğuk, karanlıktı. Ahşap masanın üzerindeki gece lambasını yaktı, sobayı tutuşturdu. Sandalyesine oturdu, yazmaya başladı.

Bir Yorum Yazın

4 Yorum