Edebiyat

MUTSUZ OLMAK GÜNAHTIR

O gün işten erken çıktı. Biraz aylaklık yapmaktı niyeti. Sahildeki salaş kahvehanede oturup bir çay söyledi kendine. Burası şehrin her yerinde pıtırcık gibi biten kahve dünyaları, deryaları, denizlerine direnen kendi halinde son mekanlardandı. Bir nevi kurtarılmış bölge.

Bu şehirdeki yıllarını düşündü çayını yudumlarken. Çocuk yaşta geldiği bu şehirde tutunabilmek için yıllarca mücadele etmişti. Her zaman yanında ona destek olan çocukluk arkadaşı Suat ile küçük bir şirket kurmuş, daha sonra zamanla işleri büyütmüşlerdi. Suat onun sadece iş ortağı değil, sırdaşı, dert ortağı, yılların eskitemediği dostuydu.

İşinde fazlasıyla iyiydi. Bazen Suat bile Kemal’in hırstan arınmış, sadece bir işe şevkle bağlanmakla açıklanabilecek çalışkanlığı ve başarısına hayran oluyordu. O çalışırken mutlu olan, dünyayı unutup kendini işine kaptırıp adayan insanlardandı; ama Suat dışında hiç kimse çalışma azminin arkasındaki gerçeği bilmiyordu. İşi onun kaçışı, kurtuluşu, o ucu bucağı olmayan sonsuz karanlığa direnç noktasıydı.

Sakin, insani ilişkilerin, komşulukların olduğu bu semte altı ay önce taşınmıştı; ancak mahalleli onu o mahalle halkını, muhiti her şeyiyle öyle benimsemişlerdi ki sanki yıllardır burada yaşıyordu. Belki bunda girdiği her ortama kolayca adapte olma yeteneğinin de bir faydası olmuştu. Bir de geçmişi hiç yaşanmamışcasına geride bırakabilmesi. Zaten öyle bir geçmişi unutmak en iyisiydi.

Kemal’in kadınlarla hep mesafeli, duygusallıktan arınmış bir ilişkisi olmuştu. Bağlanmak yok, aşk yok. Çapkın sayılmazdı; ancak ayağına gelen topu gole çevirmesini de bilirdi. Onunki vur kaç taktiğiydi. Arkasına bakmaz, durup düşünmezdi. Ta ki Aslı’yı tanıyana kadar.

Aslı mahallenin üst başında oturan emekli öğretmen Ali Bey’in kızıydı. Babası gibi o da meslek olarak öğretmenliği seçmişti. Kemal’le komşulukla başlayan ilişkileri kısa sürede flörte dönüşmüştü. Sahi artık bu kelime kullanılmıyor şimdiki nesil çıkmak diyor değil mi?

Zamanla ne olduğunu anlamadan Kemal aşka düştü. Aslı’ya karşı hissettiği aşkın tarifi de yoktu, ucu bucağı da ne var ki yabancıydı böyle bir duyguya. Bir yanı koy ver kendini sevmek senin de hakkın derken, diğer yanı saçmalama bela mı arıyorsun başına. Kaşınma diyordu. Silkelenip kendine gelir; ne bu haller, diye kızardı kendine. Aşkıyla acılarının arasında bir sarkaç gibi gidip gelirdi. İşte bu yüzden bir gün Aslı’ya çok ilgili, sıcak davranırken, ertesinde günlerce arayıp sormaz, işlerini bahane edip görüşmezdi.

Bir akşam sinemadan çıkmış, izledikleri film hakkında konuşarak yürüyorlardı. Sessizlik bir süre aralarında asılı kaldı. Kemal’in gözleri sokak lambalarının aydınlattığı kaldırım taşlarına takılmıştı. Aslı’nın yanı başında; ama aslında binlerce kilometre uzaktaydı. Aslı bunu hissetmişti. “Dünyadan Kemal’e artık aramıza döner misin?” deyince, Kemal mahcup bir şekilde gülümseyerek cevaplamıştı. “Emredersiniz Kaptan Kirk.”

“Yine daldın,” dedi Aslı. “Bazen öyle uzaklara dalıp gidiyorsun ki, geri dönüş yolunu kaybedersin diye korkuyorum,” diye ekledi sokak boyunca çınlayan gizli hüzün yüklü kahkahasıyla.

Gülerek cevap verdi Kemal. “Korkma burnum iyi koku alır. Nereye gidersem gideyim senin kokunu ayırt eder dönerim.” O an sanki yasemin kokusu sardı bütün mahalleyi hatta evreni. Her yer yasemine kesti. Aslı’nın vazgeçilmez, en sevdiği yasemin parfümü.

Aslı “Bazen gözlerin kara delik gibi karanlık, yüzün bir heykel gibi ifadesiz. Sana ulaşmak ne zor böyle anlarda. Sanki sende bir hal var. Bir hal var; lâkin demiyorsun, diyemiyorsun,” dedi.

Kemal bir an allak bullak olmuş bir yüzle Aslı’ya baktı. Yüzünü hemen toplayıp gamsız bir hava vererek sordu. “Hangi psikoloji ekolüne bağlısınız psikiyatrist hanım?”

“Ciddi konularda cevap vermek istemeyince işi goygoya çeviriyorsun. İyi bakalım anlatma,” diye cevapladı gücenik bir sesle Aslı.

Kemal ikircikli bir yüz haliyle baktı sevdiği kadına. Nasıl anlatılır böyle kirli bir geçmiş. Ben bunca yıldan sonra bile kabullenememiş, unutmaya çalışırken sana nasıl anlatayım, anlatmak istesem bile gücüm yetmez, diye geçirdi içinden. “Sana öyle geliyor, benim hiçbir derdim yok,” diyerek kestirip attı.

Aslı Kemal’e dönüp “Mutsuz olmak günahtır, der eskiler. Kendini mutsuzluğa hapsetmekten vazgeç,” derken, elini yanağında gezdirmişti. Kemal karanlık, bulutlu bir gökyüzü gibi gözleriyle baktığında Aslı usulca dudaklarından öpmüş, “Saplandığın o karanlıktan çık artık,” diye eklemişti.

Kemal Aslı’yı evine bırakıp ıssız sokakta yokuş aşağı yürürken zihninin en karanlık, en kirli yerlerindeki anılar sökün etmeye başlamıştı. Yıllardır hatırlamadığı, unuttum sandığı kabus gibi hatıralar gözünün önünde canlanmıştı.

Aslı’nın birkaç sevgi sözcüğü, şefkati, masum öpücüğü geçmişi geri getirmeye yetmişti. Halbuki en derine saklamış, üstünü örtmüştü. Uzun zamandır düşünmediği, hatırlamadığı her şey sanki dün yaşanmış gibi usuna düşmüştü.

Korkuyla kıvrılıp uyumaya çalıştığı yatağındaydı. “Bu gece gelmesin. Ne olur Allah’ım bu gece gelmesin. Eğer benim de Allah’ımsan bu gece gelmesin,” diye dua ederken kapı açılmıştı. Sırtı kapıya dönük olduğu halde kimin geldiğini anladı. Koridorun ışığı ile birlikte odaya dolan gölge karabasan gibi çökmüştü üstüne. Ensesinden kuyruk sokumu kemiğine kadar bir ürperti dolaştı bütün sırtında. O koca el vücudunda gezinirken “Uslu bir çocuk ol şimdi tamam mı?” diye sorduğunda başını zar zor belli belirsiz evet anlamında sallamıştı; lakin sanki bir kuklaydı da ipleri aşağı yukarı oynatılıyordu. Bu kafa, bu gövde onun değildi. Keşke olmasaydı.

Koca gövde üstüne abanırken babasının eli karnından bacaklarının arasına kaydı. Göğsünden kopan ses boğazında takılı kalsın, çığlığa dönüşmesin diye dişlerini dudaklarına geçirdi. Kanayan sadece dudakları değil, çocuk kalbiydi de. O gece çocukluğu bir parça daha öldü masumiyetiyle birlikte.

Babasının tacizleri iki yıl devam etmişti. Annesinin bilip de bilmezden geldiği, yok saydığı iki yıllık işkence. Annesi o gecelerde ortalıkta görünmez, odasından çıkmazdı. O gecelerin sabahında hiçbir şey olmamış gibi davranırdı davranmasına; fakat gözleri her şeyi bildiği halde kendince çaresizliğiyle sustuğunu anlatırdı adeta oğlunun bakışlarıyla karşılaşmamaya çalışırken. Annesinden umudu kesmişti nicedir. Babasına direnme gücü bulduğunda on üç yaşındaydı. O gece ziyaretlerinin birinde yatağının içinde sakladığı bıçağı babasına doğru sallayıp bir daha kendisine yaklaşmaya çalışırsa boğazını keseceğini söylemişti. O esnada bıçak babasının kolunda izi hiç geçmeyecek bir yara açmıştı. Kemal o gece sadece babasıyla değil kendisiyle de mücadele etmişti. Korkak, pısırık, olanların suçlusu olarak kendisini gören yanıyla. O gece evini bir daha dönmemek üzere terk etmişti.

Yıllar öncesinde kaldı sandığı geçmişi geri dönmüştü. Bir aşk yaraları deşmeye yetmişti. Halbuki o yaralar kabuk bağlamamış mıydı? İzleri bile kalmadı sanıyordu.

Karanlığın içinde kanepesinde otururken geçmişiyle mücadele etmeye çalışıyordu. Anlamıştı en sonunda ne yaparsa yapsın o kâbus unutulmaz. “Boşuna mücadele etme,” dedi kendi kendine. Sanki Aslı karşısındaymış gibi ekledi usulca. “Senin gibilere mutsuz olmak günahtır, benim gibiler içinse mutluluk haram küçük hanım.”

O gece bir el silah sesi duyuldu mahallede. Bir bebek sese uyanıp saatlerce ağladı. Sokak köpekleri uludu. Birkaç meraklı kafa pencerelerden uzanıp sesin kaynağını görebilecekmiş gibi etrafa bakındı. Mahalle tekrar sessizliğe gömüldü.

Kemal işe gitmeyince telefonlarını açmayıp ortalıkla görünmeyince polis nezaretinde Suat, Aslı ve birkaç mahalleli eve girdiler. Kafaya tek kurşun, intihar yazmıştı otopsi raporu. Suat hariç hiç kimse anlam veremedi Kemal’in intiharına. Bir tek Suat anladı arkadaşının geride bırakamadığı geçmişine yenildiğini.

YAZAR HAKKINDA

Gülcan Cengiz

Öğrendiğinden beri okuma sevdalısı, birkaç yıldır yazmaya hevesli, sanata düşkün, keşfetmeye meraklı... Hayatını edebiyat, sinema ve sanatla zenginleştirmeye çalışan bir kadın. Şimdi de yazma serüveni için beraber yola çıktığı arkadaşlarıyla karnaval hazırlığında.

Bir Yorum Yazın

7 Yorum