Kültür

Sadeliğe Övgü

Tüketim kültürü, giderek sadelikten uzaklaşmamıza ve hedonik (hazcı) davranışlarımız üzerinde uyarıcı bir etkiye neden oluyor. Toplumdaki yerimizi, statümüzü, sahip olduğumuz tüm değerleri tüketimlerimizle açıklama çabası içine giriyoruz. Sosyal açıdan eleştiriye açık, çevre yönünden ise tehlikeli bir durum olduğu aşikar.

Bu yeni çağın ortaya çıkardığı olumsuzlukları tamamen ortadan kaldırmamız uzun sürebilir. Fakat en aza indirmek adına elimizden geleni yapabilir, bazı önlemler alabiliriz. Hayatımızı, çevremizi, ilişkilerimizi ve zihinsel süreçlerimizi sadeleştirerek özgür bir yaşama sahip olabiliriz.

Paranın, nesnelerin günümüzdeki önemini ve gücünü biliyoruz; ancak bunun bizi kontrol etmemesi gerektiğini de biliyoruz. Sonuçta her davranışın sonucunu o davranışın kendisi doğuruyor. Leonardo da Vinci’nin de dediği gibi: “Simplicity is the ultimate sophistication.” (Çeviride, “sadelik nihai gelişmişliktir.”)

Sadece gerekene(!) sahip olma anlayışını biraz daha benimsemeye çalışıp bireysel yaşamımda da uygulamaya çalışıyorum. Bir yaşam felsefesi haline getirdiğim söylenebilir mi, bilmiyorum. Ama hafifliğini her geçen gün daha da çok fark ediyorum.

Platon, bunu o senelerde bile çok güzel özetlemiş: “Önemli olan, hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır.

Minimalizm mi peki?

Modern sanat ve müzikte bir sanat akımı olarak ortaya çıkan minimalizm, günümüzde popüler bir yaşam felsefesi gibi görünse de; sanatta karmaşaya, gereksiz fazlalığa ve biçimciliğe karşı bir tepki niteliğinde oluştu. Akımın öncülerinden Frank Stella minimalizmi, “Gördüğünüz şey, gördüğünüz şeydir.” diyerek özetliyor.

Frank Stella, Ifafa II, 1967

Frank Stella, Ifafa II, 1967

Robert Morris, Voice, 1974

Robert Morris, Voice, 1974

Minimalizm, sadelik vs. diyelim. Sonuç olarak herkesin bildiği gibi, “Less is more!” (az ama öz) 🙂

Basitliğin mükemmelliğe dönüşü de, önce kendimizi tanımakla başlıyor sanki. Tüm mesele zevklerimizi ve alışkanlıklarımızı gözden geçirmemizle ilgili.

Mesela Danimarka kültürüne özgü bir kavram var. Hygge. Bir yerlerde duymuş ya da okumuş olmanız çok muhtemel. Zevklerle başlayınca aklıma geldi. Hygge, (sanırım hoo-ga olarak telaffuz ediliyor) uzun ve soğuk kış gecelerinde dostlarla mum ışığı etrafında geçirilen sıcak ortamlardan doğmuş. Zamanla çok daha fazlasını ifade eden bir yaşam felsefesine dönüşmüş. Sıcak bir ışık, mumlar, paylaşılan dostluklar, ev kurabiyeleri, uzun yemek sohbetleri, sıcacık bir battaniye… Sade ama kaliteli bir yaşam. Kahvenizi içmekten ayrı bir keyif duyduğunuz o fincan gibi. Kitap okuduğunuz, bir şeyler izlediğiniz ya da sadece durduğunuz o en sevdiğiniz köşe gibi. Kısacası, kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan tüm basit zevkleri kapsıyor. Samimi ortamlar yaratma sanatı, ruhun sıcacık hissetmesi, tüm dert, sıkıntı ve sinir bozucu şeylerden uzak olma durumu da (sevdiklerinizle beraber) diyebiliriz. Küçük mutluluklar yani.

Size sormak istiyorum:

  • Hayatınızda gösterişten uzak, yatıştırıcı ve zarif bulduğunuz şeyler var mı? Neler?

 

  • Sadece o anın değerini bilip bunu bilinçli olarak hissettiniz mi?

 

  • Satın aldıklarınız size ait mi?

 

  • Eviniz neresi?

İlham ve motivasyon kaynağı kitaplar

32

YAZAR HAKKINDA

Gizem Akın

Bana bu kimliği yaz deseniz, birinci tekille yazılmış sıkıcı bir durum öyküsü yazarım. Anlat deseniz, anlatamam.

Bir Yorum Yazın

2 Yorum

  • Sorular çok zor… daha azına sahip olmak için önce var olanlardan vazgeçmemiz gerekiyor. Satın almak, sahiplenmek, biriktirmek, tüketmek… kitap, müzik, film giysi ve gıda, nelerden vazgeçebilirim? Çok soru var… geri dönüşüm, değiş tokuş, tekrar kullanım , ortak kullanım, vazgeçme, kendin üretme… Pek çok yolunun olduğuna da eminim. Eline sağlık…