İncelemeler

KATHERINE MANSFIELD – “Körfezde” Öyküsü Üzerine İnceleme

1922 Körfezde (At the Bay) Öyküsü Üzerine Notlar

Körfezde (At the Bay) uzun öyküsü 1922 yılında İsviçre’de Mansfield tarafından yazılmış. Öyküdeki karakterlerin Bebek Evi (Doll’s House) , Giriş (Prelude) adlı başka öykülerde de yer aldığını belirtelim. Yazar 1921 yılında bilindiği gibi arkadaşı Ida Baker’i de yanına alarak, tüberküloz tedavisi için İsveç bakteriyolog Henri Spahlinge’a gider. İlk öyküsü Rosabel’in Yorguluğu‘nu 1908’de yazan, 1923’de henüz otuz beş yaşında iken hayatını kaybeden yazar için bu eser olgunluk dönemine ait sayılmalı.

Öykü on iki bölümden oluşuyor. Öykünün genel temaları olarak mutsuzluk, sıkışık kalmışlık, özgürlük arzusu, kuşatılmışlık, akıp giden/kaybedilen hayatlar, görev bilinci ile yaşamak, yaşamda anlamsızlık, cinsel arzular, korkaklık, özgürlüğü istemek ancak özgürlükten korkmak, başarmak arzusu, hırs, evlilik, sevgisizlik, mutsuz annelik, kadın olmak, toplumun kadına biçtiği rol, anneye yüklenen sorumluluklar, çıkışsızlık, uzaklaşmak, büyüklerin hayatından çocuklara yansıyan sözde ‘değerler’, acı çekmek, acizlik, boş vermişlik sayılabilir.

Öykü uzun betimlemeler ile başlıyor; bu betimlemelere dikkatle bakıldığında okuru soğuk bir atmosfere hazırladığını görüyoruz. Betimlemeler işlevsel, dinamik. Güneşin henüz doğmadığı puslu bir atmosfer var. Denizin ‘ahh ah’ diye inlemesi, gözyaşını andıran çiğ damlaları, çiçeklerin boynunu bükmüş, toprağa doğru sarkmış olmaları, hüznü çağrıştırıyor. Ayrıca renklerin kullanımı da dikkat çekici. Soğuk bir renk olan mavinin bu bölümde egemen olduğunu görüyoruz. Piponun dumanı mavi, kenarda katlanmış mendil hatta otlar bile mavi…

İkinci bölümde karakterleri tanımaya başlıyoruz. Stanley Burnell başarı, birincilik gibi kavramları hayatında ön sıraya koymuş tipik bir iş erkeği. Öyküde bencilliği, karısı Linda’ya karşı anlayışsızlığı ve ilgisizliği ile öne çıkıyor. Kayınçosu Jonathan Trout ise bir aydın; hayatın anlamını sorguluyor, günlük yaşantısını sıradan, saçma, kuşatılmış buluyor. Linda ile onuncu bölümdeki diyaloğu dikkat çekici.

Söyle bana, benim hayatımla bir tutuklunun hayatı arasındaki fark nedir. Benim görebildiğim tek fark, ben kendimi zindana kapatıyorum ve asla hiç kimse beni dışarı çıkaramayacak. Bu ötekinden daha dayanılmaz bir durum. Çünkü kapatılsaydım – içeri tıkılsaydım, istemim dışında – hatta tekmeler atarak – bir kez kapı kilitlendi mi bu gerçeği kabullenirdim, sineklerin uçuşuyla, geçitteki gardiyanın adımlarını saymakla, adımların çeşitlerine dikkat etmekle falan ilgilenirdim. Oysa göründüğü gibi ben kendi özgür istenciyle odadan içeri uçmuş böcek gibiyim. Duvarlara çarpıyorum, pencerelere çarpıyorum, tavana kanatlarımı vuruyorum, şu tanrının dünyasında her şeyi yapıyorum, gerçekten yeniden dışarı uçmak dışında.’

Öyküde denizin bir metafor olarak özgürlüğü simgelediği de düşünülebilir. Jonathan yüzerken Stanley’e rüyasından bahsetmeye başlıyor, ancak denizden çıkması, hayatın rutin akışına dönmesi, hayal dünyasından çıkması demek. Jonathan yüzmeyi bırakıp kıyıya geldiğinde biraz da bu yüzden titriyor, morarıyor.

Benzer şekilde Beryl’in de denize girmek istediğini ama özellikle Mrs Harry Kamber ile girmek istediğini görüyoruz. Mrs. Harry Kamber erkek gibi küfür eden, kaba bir kadın; diğerleri tarafından sevilmemesinin en önemli nedeni de kocası ile birbirlerine hiç karışmadan bağımsız yaşam sürmeleri. Genç kadın Mrs Kamber ile yakınlık kurması, onun hayatına imrendiğini, onun gibi bağımsız olmak istediğini bize gösteriyor. Nitekim öykünün son bölümünde Beryl’in hayalleri daha da belirginleşecek ve Bay Harry Kamber ile buluşmalarına tanık olacağız. İlginç olan nokta Beryl’in özgürlüğe, aşka olan arzusunun en yoğun olduğu anda bile adım atmaya ürkmesi, korkak davranmasıdır.

Oldu işte, diye soludu ses ve takıldı. ‘Korkmuyorsun, değil mi? Korkmuyorsun?’ Korkuyordu, şimdi burada olduğu için dehşete kapılmıştı, her şey gözüne başka türlü gözüküyordu.

Öykünün her bir bölümünün birbirinden bağımsız olarak küçük durumları anlattığını, aslında her bir bölümde karakterin bir önce tanıdığımızdan farklı bir yönünü gördüğümüzü de ekleyelim. Metinde bir gün boyunca yaşananlar anlatılıyor. Son bölümde hikâyenin birden sen anlatıcı ile anlatılmaya başlanması, Beryl’in hayal dünyasına okurun götürülmesi, sanki anlatıcının bu karaktere daha yakınlık duyduğu, ana karakterin Beryl olduğu izlenimini veriyor.

Dikkatimizi çeken bir başka nokta da çocukların dışında yetişkinlerin hemen hepsinin huzursuz, tatminsiz olması. Evliliklerinde aradıklarını bulamıyorlar. Linda babası ile uzaklara gitmenin özlemini çekiyor; Jonathan ve Mr Harry Kamber evliler; ancak Jonathan, Linda ile Mr Harry Kamber, Beryl ile flört ediyor. Beryl’in Mrs. Harry Kamber ile yakınlaşması, yanında soyunması, soyunmaya teşvik edilmesi üstü örtük lezbiyenliği sezdiriyor. Hizmetçi Alice’in Mrs Stubbs’a çay içmeye gittiği sekizinci bölüm de cinselliği, Beryl’in Mrs Harry Kamber’i ziyaretini anıştırıyor.

Koltuğunu çek şekerim (…) Boyutları hoşuma gitmedi, büyüttüreceğim. Yılbaşı kartı olmaya yarar ama ben kendim küçük resimleri hiç sevmedim.

Mrs. Stubs, ölen eşinin vücudundan sıvının alındığını anlattığında (hasta adamın vücudunda biriken suyun boşalması aklımıza rahim, cinsellik metaforunu getiriyor) Alice tedirgin olacaktır.

Sıvı! Alice kedi gibi bu dünyadan ürkerek geri sıçradı, burnuyla koku sürerek sakınarak geri geldi.

Alice de Beryl gibi özlemini çektiği özgürlüğe kavuşma imkanı bulunca tedirgin olacak, iki kahraman da bilmedikleri maceraya (cinsellik) atılmaktansa güvenli evlerini dönmeyi yeğleyeceklerdir.

Özgürlük! Alice yüksek sesle aptalca kikirdedi biraz. Kendini biraz huzursuz hissediyordu. Aklı kendi mutfağına uçtu gitti. Amma da tuhaftı. Yine de orada olmak istiyordu.

Ölüm bize metin boyunca hayatın anlamsızlığını, saçmalığını, insanın zavallılığını ve çıkışsızlığını hatırlatan başlıca temalardan biri. Kezia ile Mrs Fairfield’ın sohbet ettiği yedinci bölümde küçük Kezia belli ki ölüm kavramı ile yeni tanışıyor ve bu gerçeği kabul etmekte zorlanıyor. Israrla anneannesinden asla ölmeyeceğini, kendisine söz vermesini istiyor. Ancak anneanne hayatın gerçeğini değiştiremeyeceğini bildiği için en iyisi konuyu değiştirmeye, unutmaya çalışıyor; tıpkı ölümünden bir yıl önce hastayken bu öyküleri yazan Katherina Mansfiles’ın yaptığı gibi.

YAZAR HAKKINDA

Irmak Erkan

Bir gece yatağından kalktı. En sevdiği pantolonunu, gömleğini giydi, cüzdanını yanına aldı, çantasını sırtladı; karısını ve çocuklarını öpüp odadan çıktı.
Çalışma odası soğuk, karanlıktı. Ahşap masanın üzerindeki gece lambasını yaktı, sobayı tutuşturdu. Sandalyesine oturdu, yazmaya başladı.

Bir Yorum Yazın

2 Yorum

  • Katiksiz Mutluluk kitabı epeydir kitaplığımda bekliyordu. Bu güzel yazıyla öyküyü okumamı daha öne çektiğin için teşekkür ederim.