İncelemeler

‘UYSAL KIZ’ ÜZERİNE BİR İNCELEME / F. Dostoyevski

‘Uysal Kız’ eserinin anlatıcısı ironik bir şekilde Dostoyevski’nin kişisel
yaşamında mecburen alışveriş ettiği, öfkelendiği, ihtimalen nefret ettiği
rehincidir. Anlatıcımız sanrılıdır, hassas, çok duygusal bir yaratılışı vardır. Baş
ağrısından, sağlıklı düşünememekten şikayetçidir. Düşüncelerini kesik kesik,
heyecanla aktarır, heyecanını okuyucu olarak biz de hissederiz.
Öykünün ilk cümleleri bize anlatıcının bir ölü sevici olduğu izlenimini
verir.

‘O şimdi burada. Henüz her şey iyi…’

Anlatıcı ölü bedeni kaybetmekten endişe eder. ‘Yarın götürecekler onu ve ben nasıl yalnız kalacağım?’ Benzer cümleleri anlatıcı öyküsü bittiğinde de söyleyecektir. Ölen mürebbiyeye rehinci sempati duymakta, ölü bedeni sevmektedir.

‘Onun küçücük pabuçları karyolasının önünde duruyor, onun kalkmasını bekliyorlar sanki… Hayır, gerçekten yarın sabah onu götürdüklerinde ne yapacağım ben?’

Benzer bir ölü sevicilik Budala romanında Prens Mişkin’in Nastasya Filipovna’nın ölü bedeni önünde beklediği sahnede de karşımıza çıkacaktır. Ölü seviciler geçmişin anılarıyla yaşarlar, bugün ise geçmişte yaptıkları hatalardan ötürü pişmanlık ve suçluluk duyarlar.

Mürebbiye uysal, zayıf, savunmasız, yoksuldur, anne ve babasını
kaybetmiştir, dahası teyzeleri tarafından dövülmekte, hatta şişko Bakkal’a
neredeyse satılmak üzeredir. Rehinci ise zengindir, güçlüdür, mürebbiyeye
evlenme teklif ederken geri çevrilme ihtimalinin olmadığını bilir. Rehinci ve
mürebbiye ne kadar konum olarak birbirlerinin zıttı görünseler de aslında
birbirlerinin ruh ikizi denecek kadar benzeridirler. Rehinci tipik bir
Dostoyevski kahramanıdır. Hikayenin bir yerinde kendisi için ‘Katı, gururlu,
hiç kimsenin tesellisine ihtiyacı olmayan, sesini çıkarmadan acı çeken biri’
der. Bu sözler mürebbiye için de birebir geçerlidir. Rehinci de eski yıllarda
yoksulluk çekmiştir. Mürebbiyenin hemen anlayıverdiği ve ilerde kendisinin de
itiraf edeceği gibi insanları sevmez, onlardan nefret eder hatta şu an rehincilik
yapıyorsa sebebi insanlardan öç alma isteğidir. Mürebbiye ve rehinci ikisi de
sevgi arayışı içindedirler, rehinci bu küçük kızın gururundan etkilenir ve ona
acır, onu sever, ona evlenme teklif eder. Aynı zamanda ona acı çektirmekten,
onun kaşlarını çatıp öfkelendiğini görmekten gizli bir haz alır. (Burada aklımıza
Kumarbaz romanındaki İvonoviç’ in yanında sevdiği Polina ile Schlanberg’de
gezerken zihninden geçen cümleler gelir. ‘Evet, ben Polina’ dan nefret
ediyordum(…) Eğer bir bıçağı göğsüne saplamak şansım olsaydı yemin
ederim ki zevkle yapardım. Ama yine de bana kendini uçurumdan at deseydi,
bunu da seve seve yapardım. )

‘Uysal Bir Kız’ uzun öyküsünün en dinamik olduğu kısmın birinci
bölümün ‘Ben kimdim, o kimdi’ adıyla anılan giriş olduğu kanaatindeyim.
Burada karakterler arasındaki çatışma hızlı ve güçlü bir şekilde örülüverir.
Genç mürebbiyenin paraya ihtiyacı vardır. Mecbur olduğu için utana sıkıla
rehinciye gider. Her gidişinde rehincinin gözünde daha fazla küçülür, daha
savunmasız hale gelir; dükkândan her seferinde biraz daha fazla öfkeyle
kaşlarını çatarak çıkar. Öykünün başında mürebbiye rehinciye mecbur
görünür. Hikâye ilerledikçe sadist-mazoşist eğilimleri olan rehincinin
kurbanına saplantılı bir şekilde bağlandığını görürüz.
Dikkatli bir okumada mürebbiyenin öykünün başından sonuna kadar bir
an bile rehinciyi sevmediğini görülür. Rehinciye bakılırsa mürebbiye kendisine
evlenme teklif edilince ‘ikisiyle de mutsuz olacağıma göre kötüsünü seçsem
daha akıllıca olmaz mı, bir an önce canımı alıverir’ diye düşünmüştür.
Mürebbiyenin şişko bakkal yerine rehinciyi seçmesi, bu yaşamda daha
mutsuz olacağının işareti ve hikayenin sonundaki ölümün de habercisidir.
Mürebbiye rehinciye mecbur olduğu için ondan nefret etmiştir de.
Rehinci küçük kızın kendisinden bu nefretini, alaycı bakışlarını, kendisini
küçümsediği, alay ettiği şeklinde okumuş, bu kez kıza yenilmemek için
saldırıya geçmiş, ona öykünün sonuna kadar üstünlük kurmaya çalışmış, onu
üzdükçe kendisi de üzülmüş, (Hatta rehincinin bir kısır döngüye dönüşen
travması öykünün sonuna doğru iyice saplantılı, nevrotik bir hal alacaktır.)
her şey normale dönünce bu kez mürebbiye rehincinin ölümden korktuğunu
ima etmiş, ona geçmişte yaşanan bir düello olayını hatırlatarak nefret ettiği
subay ile ilişkisini sezdirmiş, çiftin birbirlerine karşı üstünlük kurma savaşı
hikâyenin sonuna kadar sürüp gitmiştir.

Öykünün ilk kırılma noktası mürebbiyenin subay ile flört ettiği sahne
olduğu düşünülebilir. Mürebbiye subayın sevgi gösterini karşılıksız bırakacak,
bu davranışıyla rehincinin gözünde daha da büyüyecektir. Ancak rehincinin
‘Onun ne masum ne temiz olduğundan kuşkum kalmamıştı,’ diye aklından
geçirdikten sonra ‘birden kapıyı açarak olaya son vermesi’, rehincinin
mürebbiyeye karşı sevgisinin en yoğun olduğu anda içeri girerek sahneyi
bozmasının öykünün en tutarsız bölümü olduğunu kanaatindeyim.
Mürebbiye belli ki suçu yokken rehincinin karşısında küçük düşecektir.
Pekala, rehinci subayı ile karısının sohbetini görmezden gelebilir, o akşam
kendisine sarılıp onu ne kadar çok sevdiğini söyleyebilirdi. Ancak yazar
kahramanlarını öykünün doruk noktası diyebileceğimiz ikinci bir kırılma
noktasına hazırlamak ister. Bunun için de mürebbiyenin rehinciye öfkelendiği
bir ana ihtiyacı vardır. Ayrıca bu sahne yazara subay ile rehinci arasındaki
düello bahsinin tekrar açılmasını sağlar. Böylece bir sonraki bölümde rehinci
ölümden korkmadığını mürebbiyeye gösterme fırsatı bulacaktır. (Benzer bir
düello sahnesi de Cinler romanında karşımıza çıkmıştı. Stavrogin karşısında
ateş eden rakibine karşılık vermeyerek, onu adeta görmezden gelmiş,
değersizleştirmişti.)

Mürebbiye ile rehinci arasındaki sevgi- nefret (Kurban-cellat mı
demeli?) ilişkisi bu kez bir silah nesnesi ile somutlaşarak yeniden karşımıza
çıkar. Burada ikinci bir kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Bu kez rehinci
kurban, mürebbiye cellat konumdadır. Aynı sahne rehinciye sevdiği tarafından
ölüme razı olma, öldürülmekten korkmayıp güçlü görünme, üstünlüğü
yeniden kurma gibi fırsatlar da verecektir. Kurban, cellat yeniden yer
değiştirecek, yeni bir krize girilecektir.

‘Korkunç Bir Anı’ adlı birinci bölümün son kısmında rehinci mürebbiye
ile giriştiği düello dan ‘başarılı çıkar’, yataktan kalktığında karısının ateş
etmeden yanından ayrıldığını görür. ‘Ben kazanmıştım, o kaybetmişti,’ der,
demesine; ama yine de bu zafer onun için yeterli olmaz, mürebbiyeye daha
büyük bir ceza vermek ister. Sonunda rehinci karısı ile yataklarını ayırır.
Böylece karısına hem evliliğini bitirdiğini hem de her şeyi gördüğünü, elinde
ölmekten korkmadığını dolaylı olarak söylemiş olur.

Anlatıcı hastalığını itiraf etmekten çekinmez. Takıntı hastalığından,
hastalık hastası olduğundan yakınır. Savunmasız ve küçük yaştaki karısına
gösterdiği tepkileri, onu yenme isteğini anlamakta, o karakter ile
özdeşleşmekte zorlanırız belki, ancak karısının ayaklarına kapandığını, özürler
dilediğini gördüğümüzde de ne derin acılar yaşadığını anlayıverir, o zaman
onunla bir bağ kurabiliriz.

Mürebbiyenin rehincinin ruh ikizi olduğunu söylemiştik. Mürebbiyeyi
öykünün sonlarında günahları için, subay ile görüştüğü için suçluluk
hissederken görürüz. Rehinci mürebbiye için şöyle der: ‘Kendisinin bir
günahkâr olduğunu, bunu bildiğini, bu günahının ona bütün kış acı
çektirdiğini, şimdi de çektirdiğini söyledi.’ (Dostoyevski’nin suç işlememişken,
babasını öldürmeyi arzu ettiği için kendini o suçu işlemiş gibi hisseden ünlü
kahramanı Karamazov Kardeşler’deki Dimitri aklımıza gelir.)

Peki, mürebbiye neden subayı seçmedi diye bir soru sorabiliriz
kendimize. Kanımca sebebi subayın onun için bir ruh ikizi olmaktan uzak
oluşudur. Mürebbiye gerçek mutlulukları ancak acı çeken insanların
yaşayabileceğine inanıyordu.

Mürebbiyenin hayatına son verdiği an belki de gerçekten mutlu olduğu
tek andı. Bu yeni mutluluk dünyasında yaşamaktan korkmuştu. Dostoyevski’nin metinlerinde acıların yaşanmadığı, mutlu dünyalara yer yoktur pek. Suç ve Ceza romanının sonunda da dediği gibi…

‘Bu yeni bir hikâyenin başlangıcıdır. Bir insanın yavaşça yenilenmesi,
kendini inşa etmesi, bir hayattan başka bir hayata, bilinmedik yeni bir
dünyaya geçişi. Bu ayrı bir hikâyenin konusu olurdu. Bizim hikâyemiz burada
bitiyor.’

Not: Bu öykü Robert Bresson tarafından ‘Une Femme Douche’ adıyla 1969 yılında sinemaya uyarlanmıştır.

 

 

 

YAZAR HAKKINDA

Irmak Erkan

Bir gece yatağından kalktı. En sevdiği pantolonunu, gömleğini giydi, cüzdanını yanına aldı, çantasını sırtladı; karısını ve çocuklarını öpüp odadan çıktı.
Çalışma odası soğuk, karanlıktı. Ahşap masanın üzerindeki gece lambasını yaktı, sobayı tutuşturdu. Sandalyesine oturdu, yazmaya başladı.

Bir Yorum Yazın