Edebiyat

SALYANGOZ SATICISI

küçük çocuğun bardağından dökülür

Çocukluğumdan beri hep aynı şirin mahallede yaşadım. Komşularım güler yüzlü kibar kimselerdi. Ne babamı ne de beni bir kez aşağıladıklarını hatırlarım. Hele yönetici (kim olursa olsun) toplantılarda hakkımızı hep savunmuştur. Apartmandakilerin pek çoğu orta halli kimselerdi ancak üst katlarda balkonları, pencereleri panjurlu, iki otomobili birden olan varlıklı aileler de vardı. Çocukları ışıklı ayakkabılar giyer, akvaryumda balık beslerlerdi.
Kış aylarında topal bozacı ağır aksak çıngırağını çalar; ‘Boza bozaaa..’ diye nara attı mı, sesi apartmanın ta bahçe katına kadar ulaşır, bizim evin nemli duvarlarında yankılanırdı.
Ramazan davulcumuz Arnavut mahallesinden geliyordu sanırım. Daha kapıyı çalmasını bırakmadan babam parasını hazır ederdi. Davulcular sokakları paylaşmışlardı. Birinin güzergâhına bir diğeri girmezdi.
Kandillerde yaşıtlarım sokağın başını tutarlar, geçmeye çalışanlardan ‘ya mum ya para’ isterlerdi. Ben yalnız bir çocuktum. Ekseri evde oturur, sokağa çıkmazdım; hızlı geçen taşıtlardan, eskicilerden, bir de maç yapanların çektikleri şutlardan ürkerdim.
Mahallemizin sakinleri ev kadınları, işinde gücünde insanlar, emeklilerdi. Şiir okurlar mıydı, ince zevklere sahip midirler; sanmıyorum. Az çok kim olduklarını bilirim ama onlar beni tanımaz.

kuzine sobanın kapağına çarpar

Mahallemizin hemen altındaki iskele meydanı her daim kalabalık olur. Ben tezgâhımı kitap mağazasının karşısına, manavın önündeki geniş kaldırıma kurarım. Ne yazık ki insanların sattığım kitaplara ilgisi gün geçtikçe azalıyor. Haksız da sayılmazlar hani. Hep tanıdıkları şairler, okudukları şiirler… Biliyorum farklı bir ses, söylenmemiş bir söz duymak istiyorlar.
Rahmetli babam hep sivrilmememi, dikkatleri üzerime çekmememi öğütlemiştir. Kendimi bildim bileli etliye sütlüye dokunmayan kendi halinde bir işportacı oldum. Susmayı, sessiz kalmayı erken yaşta öğrendim.. Artık kahvehanede tavla oynayanların , otobüs durağında, berber salonlarında sohbet edenlerin muhabbetlerine karışmamam gerektiğini;. selamımın bile onları rahatsız ettiğini, adet yerini bulsun diye başlarını sallayarak karşılık verdiklerini ya da gerçek duygularını hiç yüksünmeden ekşittikleri yüzlerine yansıttıklarını biliyorum. Onlar benim muhabbet etmeyi bilmediğimi, konuşacak, anlatacak bir şeyim olmadığını düşünüyorlar.
Karşımdaki kitap mağazasında alışveriş yapanları dikkatle gözlerdim. Aradıklarını o mağazada bulamayacaklarını, eninde sonunda tezgahıma geleceklerini düşünürdüm. Ama gelmezlerdi. Takım elbiseli adamlar ellerinde satış, pazarlama; saçları röfleli yüzü botokslu kadınlar ise astroloji, psikoloji, kişisel gelişim kitapları ile mağazadan çıkardı. Kitapçının müdavimleri arasında gri mantolu başörtülü sevimli bir teyze ile elini hiç bırakmadığı saçları tepesinden toka ile tutturulmuş torunu da bulunuyordu. Bu torun altı yedi yaşlarında bir kız çocuğuydu. Kitapçıdan bir eli yaşlı kadının avucunda, diğeri poşeti kavramış bir halde çıkar; taşıdığı poşetin içinde boya kalemleri, renkli dergilerin yanında küçük çocuklar için iyi ahlakı, toplum kurallarına uymayı, aile terbiyesini anlatan, büyüklere saygıyı nasihat eden kitaplar da olurdu.
Küçük kız meraklı mavi gözleri ile daima çıktığı küçük gezintilerde ilgisini cezbeden yeni bir şeyler bulurdu ve anneannesini her zaman kolundan çekeleyerek götürürdü. Benden alışveriş yapmazlardı hiçbir zaman, ancak yine de yaşlı kadın ile aramızda uzaktan uzağa bir dostluk kurulmuştu. Torunu ile yanımdan her geçtiğinde tezgâhıma yaklaşıp bana hal hatır sorardı.
Ben yalnız şiir kitapları satardım. Şiir sevmeyen kimselerin kitaplarımı satın almalarını beklemiyordum elbette; ancak edebiyata meraklı kimselerin de tezgâhımdaki kitaplarla ilgilendiği yoktu. Hâlbuki sergimde hem ülkemizin hem dünyanın en tanınmış ozanlarının kitapları bulunuyordu.
Karnımı doyuracak parayı ancak kazanabiliyordum. Ayrıca karda kışta, yağmurda ya da Ağustos sıcağında sandalye tepesinde sabahtan akşama kadar müşteri beklemenin hiç de keyifli bir yanı yoktu. Eğer her gün bu kârsız ve zahmetli uğraşı sürdürmek için aynı şevk ve azimle işe gelmeye devam ediyorsam sebebi bu gayretimin altında iflah olmaz bir gurur, çok bilmişlik, kendimi gösterme arzusunun yatıyor olmasıydı. Tezgâhın en ön sırasına dünyada en çok saygı uyandıran yazarların kitaplarını, onların arasına ise meşin kaplı kırmızı kitabı yerleştirmiştim. Kırmızı meşin ciltli kitap yaklaşık iki yüz sayfaydı. Matbaadan geçen yıl çıkmıştı, ancak düşük gramajlı baskısından ve el yapımı dikişli cilt ile kaplandığından eski, klasik bir eser olduğu izlenimi uyandırıyordu. Yanıma kim yanaşsa hangi kitabı sorsa ona önce bu kitaba göz atmasını söylüyordum. Roman ya da öykü okurları bir yana, yemek ya da moda dergisi arayanlara bile bu şiir kitabını önerdiğim olmuştu. Aradıkları konulara uygun bir şeyleri gerçekten bu kitapta bulabileceklerine inanıyordum.
Heyecanlı heyecanlı, elinizde tuttuğunuz kitaba dikkat edin, diyordum. Henüz tanınmamış bir yazar ancak yakında çok ünlü olacak! Israrım üzerine kitaba, içindeki şiirlere göz gezdiriyorlar; bu esnada ben onlara önlerindeki dizeleri yüksek sesle ezberden okuyordum. Ne var ki onlar sanki benim bu küçük oyunumu fark etmişler gibi ben övdükçe daha çok uzaklaşıyorlar; zorla gözlerine soktuğum kitapla ilgilenmiyorlardı. Onlara ellerinde tuttukları kırmızı meşin ciltli kitabı, karşılarındaki işportacının yazdığını söyleyemezdim. Yazarın daha yükseklerde, bilinmeyen gizemli bir mekânda, hatta uzak, ulaşılamaz bir ülkede olduğunu hayal etmelerini istiyordum.
Yazdığım kitabı öyle önemsiyordum ki esas işimin kitap satıcılığı olduğunu unutuveriyordum. Küçük dünyamda, etrafımda ne varsa değersizleştirerek kendimi yüceltmeye uğraşıyordum. Bana esin kaynağı olan, kırmızı meşin kaplı kitabı yazmamı sağlayan tezgâhımdaki diğer bütün kitaplar, klasikler; benim gözümde artık örnek bir sanat eseri değil; kendi kitabımın yazılması için bir araçtı. Dahası şimdi kitabımın tanıtılması için bir vitrin görevi görüyorlardı.

bütünden kopan su damlaları

Bir gün bulunduğum meydana, karşımdaki kitapçının yanı başına, çiçek satan bir işportacı kadın taşındı. Küçük, basit bir tezgah açmış; sümbül, papatya gibi kır çiçekleri satıyordu. Duru, yalın bir güzelliği vardı. Sanki meydandaki beton iskelenin, denize nazır derme çatma binaların, kapkara asfaltın çirkinliğini örtmek için gelmişti. Müşterilerine sıcak bir ilgi gösteriyor, ancak onları ellerinde buketlerle yolcu ettiğinde mahzunlaşıyor, özellikle pahalı bir otomobili ile eşlerine çiçek almaya gelen erkeklerin ardından imrenerek bakıyordu. Aşık, delidolu, sevgililerinin kollarına girip onlara kahkahalar atan, şarkılar söyleyen kadınlara besbelli öfkeleniyor, ya eline bir makas alıp hızlı hızlı yeni gelen demetleri yapraklarından, sapından ayırarak temizlemeye girişiyor ya da suratını asıyor; sandalyesine sakince oturup sessizliğe gömülüyordu. İşte böyle zamanlarda kahverengi gözleri şehrin kalabalığından sıyrılıp bulutlara, dalgalı denizin lâcivert puslu sularına dalıyordu. O buraya ait değildi. Yanımızda olmaktan zerre mutluluk duymuyordu. Uzakta, hiçbirimizin bilmediği yeni, başka bir yaşam arzuluyordu.
Bana gelince artık meşin kaplı kitabımla her zamankinden daha fazla övünecektim; yoldan her geçene böbürlenerek kitabımı gösterecektim; zira ona yakınlaşmak, kendimi göstermek için başka bir yöntem bilmiyordum.
Kitaplarımı satmak için artık her zamankinden fazla gayret ediyor, işe daha erken geliyor, o ayrılmadan ben de tezgâhımı bırakıp çıkmıyordum. Param biriktikçe (çok az müşterim olduğu için ancak haftada bir kez oluyordu) çiçeklerinden satın almak bahanesi ile yanında bitiveriyordum. Selamlaşması kibarca ama her zaman mesafeliydi. Ben soru sordukça yanıt veriyor, ben gülümsedikçe o da gülümsüyordu.
Aklıma esince kırmızı meşin ciltli kitabı alıp yanına gidiyor, rastgele sayfaları çevirip içindeki şiirleri ezbere okuyordum. Bazı günler de elime bir defter kalem alarak karşısında volta atıyordum. Defterime aklımdaki dizelerle ilgili kendi kendime konuşarak yüksek sesle notlar alıyor; aklıma yeni dizeler gelmeyince saçlarımı yahut çenemdeki sakalları kaşıyor; yüzüme önemli bir meseleyi düşünüyormuş gibi bir ifade takınıyordum. O esnada gerçekten bu dünyadan bambaşka, sadece benim sesimin duyulduğu, takdir edildiğim, hayali bir dünyada yaşadığımı hissediyordum. Deftere dizeleri yazarken, sözcükleri seçerken denize, bulutlara, ama en çok da ona bakıyordum. Sadece onu izlemek bile bende yazmak, anlatmak isteği uyandırıyordu.
Ne var ki bu yüce gönüllü kadın kendisinden esinlenerek yazdığım şiirlerden hiçbir şekilde etkilenmiyor, beni önemsemiyordu. İlk zamanlarda kimseyi tanımıyordu, ona yakınlık göstermem hoşuna gitmişti. Sohbetime, yaptığım şakalara gülümseyerek karşılık verdi. Zaman geçtikçe çevredeki esnafla tanıştı, küçük arkadaşlıklar kurdu. Ben cesaret bulup ona yaklaştıkça bana olan ilgisizliğini, kayıtsızlığını gizlememeye başladı. Sözlerimin havada kaldığını, onun zihninde hiç yer edemediğimi, işitilmediğimi görüyordum. İşte o zaman kendimi, yaptığım işi bütünüyle değersiz hissediyordum. Karşı kaldırımdaki suratsız ayakkabı boyacısına bile insanlar benden daha fazla gereksinim duyuyorlardı. O en azından insanlara dokunuyor, çalışkanlığı ve işçiliği ile takdir topluyordu.
Tanınmak, takdir edilmek ama özellikle çiçekçi kadının dikkatini çekmek istiyordum. Bunu öyle şiddetle arzu ediyordum ki uğruna her şeyimi feda edebilirdim. Kırmızı meşin ciltli kitabımı bile!

kızgın demire değdiğinde

Çiçekçi kadının nelerden hoşlandığını, kimlerle konuştuğunu dikkatle gözlemliyordum. Benden uzaklaştıkça etraftaki küçük esnafla daha içli dışlı olmuştu. Başkaları ile, özellikle deri montlu, kürk paltolu, nubuk ya da süet ayakkabı giyen erkeklerle konuşurken sık sık gülümsüyor, onlarla uzun uzun sohbet ediyor, daha fazla oturup birlikte çay ve sigara içmek için tabure uzatıyordu.
Bir gün onu midye dolma alırken gördüm. Midyeci meydana sık uğramazdı. Çiçekçi kadın ona işaret edince seyyar arabasından plastik bir tabak çıkardı, içine üç tane midye, yanına dörde bölünmüş bir parça limon koydu. Çiçekçi kadın ile konuşup belli ki onayını aldı, sonra her bir parça midyeye itinayla limon sıktı.
Çiçekçi kadın midye dolmaları yavaş yavaş keyifle yedi. Karşısındaki genç adamla bir yandan da hararetle sohbet ediyordu. Genç adam kadına arkasındaki çiçekleri gösteriyor, muhakkak ‘çiçeklerinizden de güzelsiniz’ gibi bayağı, sıradan iltifatlar yağdırıyordu.
Bense bu yüce ruhlu kadının karşısındaki çulsuz işportacı ile böyle uzun, keyifle sohbet etmesini, adamın kapkara ellerini anlamsız, yersiz bahanelerle sarı saçlarında, çıplak omuzlarında gezdirmesine kayıtsız kalışını, öfke ve hayretle izliyordum. O gün aralarında geçen kısa alışveriş bana hiç bitmeyecek gibi gelmişti.
Akşam olup kitaplarımı topladığım sırada tezgâhıma gözlüklü bir adam yanaştı. Geçen hafta benden satın aldığı kırmızı ciltli şiir kitabını okuduğunu, ilgisini çektiğini, ‘her dizede bir ahenk yakaladığını’ söyledi. Acaba bu tanıdığım yazara bu övgüleri iletebilir miydim? Yeni kitap yolda mıydı? Ne zaman eline geçerdi?
Ona, hiç kusura bakmamasını ama o kitapta yazanlara şiir denemeyeceğini söyledim. Özentili yapmacık bir dil kullandığından; kıskançlıklarını, çekememezliğini, zaaflarını, miskinliğini, beceriksizliklerini övünç kaynağı gibi sunduğundan; inanmadığı değerleri yücelttiğinden, mutsuz ve yalnız çocukluğunun güzellemesini yaptığından; kitabı kendi imkânları ile çok az sayıda bastırdığından; aklı başında kimsenin zaten okumayacağından bahsettim. Kitaptan uzak durması gerektiğini, bir daha eline almamasını sıkı sıkıya tembihledim.
Sözlerime bir hayli şaşırmış, hayal kırıklığı yaşamış görünüyordu. Yine de yanımdan ayrılmak istemedi. Ona ne zamandır şiirle ilgilendiğini, kaç kitap okuduğunu sordum. Bana gücenmemesini ama şirden de edebiyattan da hiç anlamadığını söyledim. Bu arada boşuna beklemenize gerek yok, dedim. Kitabın yazarı hatasını geç de olsa gördü, bundan sonra deftere kaleme dokunmayacak. Son sözlerimi duyunca montunun yakalarını kaldırdı; istemeye istemeye yanımdan ayrıldı.
O akşam ilk karşıma çıkan sahafta bütün kitaplarımı sattım. Tezgâhım boşalınca suntasını parçaladım; sahil yolunun kenarında, dalgaların çarptığı kayalıkların arasına fırlattım.

haykırır tiz bir sesle, çığlık çığlığa titreşir, erir

Hale gün ağarmadan vardım. Dolma yapmak için midye istediğimi duyunca geç kaldığımı, bir hafta önceden sipariş verildiğini, sıraya girildiğini söylediler. Nasıl kalmazdı? Yüksek sesle tartışmaya başladım. Neden satmıyorlardı? Neden yardımcı olmak istemiyordu kimse?
Kasketli, göbekli bir adam arkamdan omzuma vurdu. Midye dolmayı tam olarak hangi semtte kimlere satmak istediğimi sordu. Dar gelirli kimseler mi yoksa üst gelir grubundan kimseler mi alacaktı? Farklı kültürlerin mutfaklarına açık mıydılar? Yeni tatlar denemek arzu ederler miydi? Damak zevkleri gelişmiş miydi? Birazdan bana harika bir yemek tarifi verecekti ancak ne yazık ki pek çok kimse bu eşsiz aromanın farkına varacak damak tadına sahip değildi.
Kasketli adamın peşinden deposuna gittim. Yolda konuşmaya devam ettik. Salyangozu bilemezdim ama müşterim midyeye bayılıyordu. Lüksü de seviyordu… Elbette… Zengin sofralarını süsleyen, herkesin bilmediği, tatmadığı bir yiyecek… Bu tam aradığım şeydi…
Bana salyangozları gösterdi. İnci gibi şıkır şıkır diziliydiler. Pek iştah açıcı görünmüyorlardı ama ben yemekle arası olan biri değildim ki. Öğle yemeklerinde yarım simit kemirir, kimi zaman onu da unutur aç gezerdim. İşkembenin, kokorecin adını duymak bile midemi kaldırıyordu. Ama şimdi kasketli adamın ağzının içine bakıyor, anlattıklarını kaçırmadan öğrenmeye çalışıyordum. Nasıl temizleneceklerini, nasıl pişirileceklerini dikkatle dinledim. Türlü türlü yöntem anlattı bana, kimini aklımda tuttum, kimini not aldım. Salyangozları satmak için arabaya ihtiyacım olduğunu, tabak çanak ihtiyacım da olabileceğini söyledim. Sahaftan topladığım bütün parayı, bir de şimdiye kadar biriktirdiklerimin hepsini verdim. Gerekirse senet de imzalayabileceğimi ekledim.
Öğleden sonra arabam hazır, yemeğim pişmişti.
İskele meydanı yine kalabalıktı. Arabamı keyifle iterek tanıdık mağazaların, lokantaların, kahvehanelerin önünden ilerliyordum. Montumun cebi delikti, içinden astarı görünüyordu. Ayakkabımın tabanı açılmıştı, adım attıkça ayrılıyordu ama başım dik, her zamankinden mağrurdum.
Yürürken etrafımı yavaş yavaş insanların sardığını fark ediyordum. Galiba ilk kez insanların dikkatini çekmeyi, kendimi fark ettirmeyi başarıyordum. Yemeğimi ilk satmaya başlayacağım güne has, özel bir tören planlamıştım Çiçekçi kadının tezgâhının önüne gelince iki tane tabak çıkarıp arabamın üzerine koydum. Bir tabak benim önümde, bir tabak da tam karşımdaydı. İki tabağın ortasına önceden bir bardak içinde hazırladığım karanfili de yerleştirdim.
Salyangoz yemeğinden bir kaşık kendi tabağıma, bir kaşık da karşımdaki tabağa koydum. Kalabalık iyice artıyordu. Heyecanlanıyordum. Yaptığım işe daha çok özen göstermem gerekecek demekti. Başımı kaldırıp karşımda çiçekçi kadın ile göz göze gelmeye çalıştım. Tezgâhının önünü insanlar kapatıyordu. Ama o mutlaka burada bir yerde, beni izliyor olmalıydı.
Çift dişli çatalı elime alıp kabuğunun içinden dikkatle haşlanmış salyangozu çıkardım. Maydanozlu, sarımsaklı, tereyağlı sosla pişirilmişti. Ağzıma ilk lokmamı attığımda çevremdeki herkesi imrendirecek, o güne kadar eşi benzeri görülmemiş harikulade bir şey tadıyormuşum gibi gözlerimi iri iri açtım; yüzüme şaşkınlık, hayret, mest ifadesi verdim. Omuzlarımı çekebildiğim kadar geriye çektim, sırtımı dikleştirdim. Etrafımdakilere, beni izleyenlere, hiçbir zaman benim şu anda tattığımı tadamayacakları için içimden şimdiden acımaya başlamıştım bile. Ama caka satmak benim de hakkımdı. Elimi bir söylev çekmeye hazırlanır gibi kot pantolonumun cebine attım. Ancak kot pantolonum üzerimde çuval gibi duruyordu, paçaları bir faraş kadar ayrıktı. Halden yürüye yürüye, arabayı iterek geldiğim için korkunç bir yorgunluk duyuyordum, ama ben çokbilmiş bir eda ile ‘eskargotta tereyağı tadı daha fazla hissediliyor; garavulli olsaydı domatesin mayhoş sosu tereyağını örterdi’ diye etrafımdaki herkesin duyacağı şekilde yüksek sesle kendi kendimle önemli bir mesele hakkında tartışır gibi konuşuyordum.
Elbette ne sarımsağın ne tereyağının ne de domatesin tadını aldığım yoktu, yemeklerin isimlerini ilk defa bugün kasketli adamın aşçı ile yaptığı telefon görüşmesinde duymuştum. Gerçekte ağzımdaki lokma beni iğrendiriyor, aklıma hayvanın çocukken parmağımı dokundurarak oynadığım uzayıp kısalan duyargaları, kıvrımlı bedeni, sürünürken ardında bıraktığı salyamsı sıvı geliyordu. O anda kuru bir simide sahip olmak için nelerimi vermezdim.
Hazırladığım törene kendimi öyle kaptırmıştım ki etrafımda oluşan uğultuyu fark edememiştim. Çiçekçi kadın mutlaka hayranlıkla beni izliyor olmalıydı, ancak etrafımda göz gezdirince öfkeli kalabalığı fark ettim.
‘Şuna bak gâvurmuş meğer…’
‘Sessizliğinden bir haltlar çevirdiği belliydi’
‘Bizim mahalleden değil miydi bu!..’
Kalabalık etten bir duvar örmüştü. Tabak çanakları hızlıca toplayıp arabamı iterek uzaklaşmaya çalıştım. Etrafımda tanıdık tanımadık birçok yüz vardı. Aralarından zorlukla sıyrılmaya çalışıyordum. İşe giden erkekler, çarşıya alışverişe gelen ev kadınları, öğrenciler…Öfkeli kalabalığın içinde tezgahımı önündeki kaldırıma kurduğum manav, etrafında her zaman sohbet ettiği arkadaşları da vardı. Bir an gri mantolu sevimli teyzeyi gördüğümü sandım. Yanındaki küçük kızı beni gösteriyor, o da torununa bakmamasını tembih ediyor, kızın gözlerini kapatmaya çalışıyordu…

geride ak bir leke bırakarak

Kendimi zar zor bir ara sokağa attım. Hem acıkmış hem yorulmuştum. Önümde kıvrıla kıvrıla uzanan Arnavut kaldırımlı dik bir yokuş vardı. Hava kararana kadar yürüdüm. Sokaklar tenhaydı. Karşıma tek tük kimseler çıkıyordu. Onlara kır çiçekleri satan çiçekçi kadını görüp görmediklerini sordum. Pek azı tenezzül edip olumsuz yanıt verdi, çoğu tanımadığı yabancıya kafasını çevirdi.
Şehrin eski Rum mahallesinde şimdi Romanlar oturuyordu. Terk edilmiş ahşap evlerin birçoğu yıkık, sağlam olanların kerpiç duvarlarının boyaları dökük, pencere çerçeveleri sarkık, balkon demirleri çürüktü. Kaldırımlarda fareler geziniyor, sokak lambalarının sarı ışığının altında yarasa yavruları zikzaklar çizerek uçuşuyordu.
Mahalleden çıktığımda evler iyice azaldı, nihayet yanında çöp torbaları olan boş bir inşaat alanına geldim. Tepeden şehre baktığımda okyanuslara açılan o eşsiz, engin maviliği bu kez ışıklarla süslenmiş, kapkaranlık bir surette gördüm.
Şehrin ışıkları denize yansıyor, balıkçı teknelerini, şilepleri, kılavuz gemilerini; mağazaların, gökdelenlerin, binlerce apartmanın ve minarelerin parlak siluetleri kuşatıyordu.
29.03.2021

YAZAR HAKKINDA

Irmak Erkan

Bir gece yatağından kalktı. En sevdiği pantolonunu, gömleğini giydi, cüzdanını yanına aldı, çantasını sırtladı; karısını ve çocuklarını öpüp odadan çıktı.
Çalışma odası soğuk, karanlıktı. Ahşap masanın üzerindeki gece lambasını yaktı, sobayı tutuşturdu. Sandalyesine oturdu, yazmaya başladı.

Bir Yorum Yazın

4 Yorum

  • Yazını okurken nerelere gittim geldim, ne kokular ne tatlar geçti belleğimden. Teşekkürler…

  • Çok ama çok güzel olmuş. Bayıldım gerçekten. Eline sağlık. Bu nasıl güzel bir kurgu, resmen kıskandım.

  • Okurken sanki içindeymiş gibi yaşadım…Ağzına, emeğine sağlık, tebrik ediyorum oğlum seni..Seninle gurur duyuyorum..