“Cehennem burada. Öbür taraftaki beni o kadar korkutmuyor.”
Ortaçağ Avrupa’sını düşünürken akla genellikle karanlık, yoksulluk ve dinsel baskı gelir. Ama bu karanlığın içinden çıkan en tuhaf ve en sarsıcı olaylardan biri, tarihin belki de en “bedensel” isyanıdır: dans ederek ölmek.
Fransız yazar Jean Teulé, bu gerçek olayı merkezine aldığı eserinde, 14. yüzyılda başlayıp 1518’de Strazburg’da zirveye ulaşan Dans Vebasını neredeyse grotesk bir gerçekçilikle anlatır. İnsanlar durmadan, kontrolsüzce, bilinçsizce dans eder. Günlerce. Haftalarca. Ve çoğu zaman… ölünceye kadar.
Bu basit bir “delilik” hali değildir. Bu bir kırılma anıdır.
Avrupa o yıllarda sadece aç değildir; çürümektedir. Kıtlık sıradanlaşmış, bedenler zayıflamış, ruhlar çökmüştür. Kilise, kurtuluş vaadiyle halkı sömürürken; insanlar açlıktan bebeklerini yemek, parşömenleri çiğnemek, çöplerde yaşamaya çalışmak gibi uç noktalara sürüklenir. Bu tabloyu anlamadan dans vebasını anlamak mümkün değil.
Çünkü dans burada bir eğlence değil — bir kaçış teknolojisidir.
Zihin, katlanamadığı gerçekliği parçalar ve yerine başka bir gerçeklik kurar. Beden devralır. Ritmik, kontrolsüz, kendinden geçmiş hareketler… Bir noktadan sonra dans eden kişi artık dans etmiyordur; dans tarafından ele geçirilmiştir. Ve belki de ilk kez gerçekten özgürdür.
Dönemin ruhban sınıfı bu durumu şeytani bir musibet olarak yorumlar. Oysa daha yakından bakınca bu, kolektif bir bilinçdışı patlamadır. Bastırılmış açlık, korku, öfke ve çaresizlik; estetik olmayan ama son derece “insani” bir biçimde dışarı taşar.
Dans, burada bir sanat değil — bir anarşi biçimidir.
Cenazelerde bile bedenler yas tutmaz, dans eder. Ölümle yaşam arasındaki sınır silinir. Matem bile ritme dönüşür. Belki de bu yüzden dans vebasının en karanlık sahneleri, tam da yas anlarında ortaya çıkar: çünkü insan, en çok kaybettiğinde gerçeklikten kopmak ister.

Jean Teulé
Jean Teulé’nin kendi hayatı da bu anlatının tonuyla tuhaf bir paralellik taşır. Uzun yıllar televizyon ve çizimle uğraşan, sonra edebiyata yönelen yazar, eserlerinde sıklıkla grotesk, absürt ve karanlık gerçeklikleri işler. Onun dünyasında trajedi ile mizah arasındaki çizgi incedir — tıpkı dans eden bu insanların yaşamla ölüm arasındaki çizgide yürümeleri gibi.
Bugünden bakınca bu olay bize irrasyonel, hatta “histerik” görünebilir. Ama belki de asıl soru şu: İnsan, ne kadar acıya maruz kaldığında gerçeklikten vazgeçer?
Ve daha da rahatsız edici olanı: Bugünün dünyasında, bizim danslarımız neler?
Belki sürekli kaydırdığımız ekranlar, belki kendimizi oyaladığımız gündelik ritüeller… Belki de fark etmeden biz de başka tür bir dansın içindeyizdir.
Ama bir farkla:
Onlar özgürleşmek için dans ediyordu.
Biz ise çoğu zaman unutmak için.
Diğer kitap önerileri için tıklayabilirsiniz.
Rukiye Çetin’in tüm yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.
İlginizi çekebilir: İNTİHAR DÜKKANI
