Edebiyat

BOŞA DÖNEN

Damarlı yaprakları göğü delen yaşlı çınarın altında elinde o eski valizle gökyüzüne bakıyorsun. Güneş sıcaklığını rüzgarın serinliğine terk etmiş. Bir süre sonra aksak bir ritimle bayırdan aşağı yürümeye başlıyorsun. Valiz ağır mı ağır. Nefes alışın, ağır…
İncecik bacaklarının beyazlığı gözlerimi yaşartıyor. Nasıl başarıyorsun bunu? Tüm bu yüke rağmen kanlı bir zeminde kaymadan ilerlemeyi? Etek uçlarının rüzgarda narince dalgalanışı… Bedeninden yayılan ritim bir piyano sonatı. Dinliyorum seni. Tek bir notaya hapsetmek tüm acıyı. Sonra çok sesli bir koroya dönüşüp devam etmek hayata. Nasıl?
Saklandığım yerden çıkıp yanına geliyorum. Sen görme beni. Yavaşça alıyorum elinden valizini. Fark etmiyorsun bile. Esinti duruyor, turuncu hırkanı çıkarıp asıyorsun bir ağaç dalına. Cebinden bir şey çıkardığını görüyorum. Bir elinde tuttuğun rüzgar gülü, koşuyorsun. Güneşin kırmızısı daha kırmızı, gökyüzü daha sarı geliyor gözüme. Gülümseyişinde canımı yakan bir şeyler var. Seni izlemek, tüm bu renk karmaşasının içinde seni… Beyaz bacaklarını…
Zihnim bomboş kalıyor bir anda.
Eski bahçemizin kapısının önünde tereddütle durduğunu fark ediyorum sonra. İhmal edilmiş bahçenin gücenik kapısı söylenerek açılıyor. Peşi sıra takip ediyorum seni. Valizi duvar dibine bırakıyorum. Ben, buradayım artık. Gör beni. Sağlam kalan bahçe duvarında kirli bir perde asılı, grileşmiş ve çokça koyu kırmızı lekelerle kaplı. Yere, onun dibine mavi bir örtü seriyoruz. Yasla sırtını o eski duvara. Perdenin beyazlığını hayal et. Kucağında koca bir oyuk aç benim için. Tüm hüznümü bırakacağım rahmine. Tekrar doğur beni. Besle. Başımı yaslıyorum göğsüne. Saçların yüzümü okşuyor. Dinlenebilir miyiz burada? Altımızdaki örtünün berrak mavisine sarınıp gökyüzünün sonsuzluğu içinde salındığımızı düşleyelim. Bu eski bahçenin içinde bize ait bir gökyüzünün olduğunu…Dinlenebilir miyiz artık? Ahşabı solmuş valizini açıp tüm geçmişi önümüze döküp yüzleşebilir miyiz?
Senin için yaşadım. Gözlerini tekrardan görebilmek için yaşadım bu hayatı. Sadece nefes aldım. Boşa dönen bir makine gibi. Zaman öğüten. Uzun, ince kavakların altında, ölmüş yaprakların üzerinde bir kez daha tutabilmek için ellerini.
Huzursuzca kıpırdanınca başımı kaldırıyorum kucağından. Emekleyerek ilerliyorsun valizine doğru. Açmasan. Bir galon benzin yeter mi yeni bir hayat kurmaya? Bir kibrit… İkimize, geriye kalan ömrümüzü armağan edebilir mi? Açma. Bir ömür bekledim seni. Kilidin eski, paslı sesi…
Sonsuzluğumuza kumlar yağmaya başlıyor. Üzerimize küller… Üzerimize küskünlükler… Bahçe kapısından bağırışın bana… Yatak odasındaki aynayı kırışım. Mutfakta yanan kek. Kitaplığın devrilişi. Üzerimize pişmanlıklar yağıyor. Banyoda attığım tokat. Beyaz bacaklarının arasından sızan kan. Devrilen beşik. Henüz cibinliği takılmamış.
Yağıyor üzerimize zaman, yığılıyor, sıkıştırıyor, nefesimi kesiyor. Tanıyamadığım, silik sönük anıların izi bile kalmıyor ellerimde. Gidiyorsun, beyaz bacakların bir hayaletin imgesine dönüşüyor önümde. Sis gibi uzuyor, süzülüyor, kayboluyor.
Benden geriye kalan bir kabuk.
Boşa dönüyor makine.
Zaman öğütüyor.

YAZAR HAKKINDA

Gizem Ozan Aslan

En sevdiği çiçek yasemin olan kadın, gecenin sessizliği içinde yazıyordu. Yarayı ve izi… Zamanı ve yansımayı… Bazı kelimelere fena takıntılı, karakterleri hezeyanlı, deliliği düş ile değiş tokuş ediyordu. Kendini bildi bileli…

Bir Yorum Yazın