Edebiyat

BEYAZ ZAMBAKLAR

“İnsan neden adının ayaklar altında ezilerek, yerlerde sürünerek silinmesini ister ki? Bu kızlar istiyorlardı işte.”

 

Garsonlar son dokunuş olarak beyaz keten örtüler serilmiş masaların üzerine, beyaz zambaklar doldurulmuş vazoları yerleştirirken başka bir mekânda bambaşka bir koşturmaca vardı.

Bir evin içine toplanmış çoğu elli yaş üstü kadınlar, oturacak bir koltuk bulmuş olmanın mutluluğuyla, 44 bedenin üzerindeki kalçalarını kıpırdatmadan sürekli şekilde çenelerini çalıştırıyorlardı. Geneli yanındakiyle fısıldaşıyor veya diğerlerinin fısıltısına kulak misafiri olup muhabbete dâhil oluyordu. Oturdukları yerleri kaptırmamaya ant içmiş bu kadınlar, duyduklarını yanındakine fısıldayıp dedikodunun dibine vurma yarışı içindeydi. Yaz sıcağının, menopozun ve giydikleri %100 polyester kumaştan yapılma uzun kollu bluzlarının neden olduğu terler şakaklarından akıyordu. Bir ellerinde yelpazelerini sallayarak kendilerini serinletmeye çalışırken, diğer elleriyle de bluzlarının yakalarını ileri geri çekiştirerek ekşi ter kokularını odanın içine dağıtıyorlardı.

Koku ve uğultu bulutunun içine arada sırada yaşını beş yaş büyüten bir elbise giymiş ve tüm yüz mimiklerini kapatan adi fondötenle sözde makyaj yapılmış tazecik kızlar giriyordu ve ağzı dili kuruyan teyzelere su, çay ve benzeri şeyler ikram ediyorlardı.

Bu tazecik kızlar mutfak ve salon arasında gidip gelirken her defasında koridordaki aynada, kıvır kıvır yapılarak kabartılmış adeta başlarının üzerinde bir baş daha konmuşçasına devasa görünen topuzlarına ve yüzlerindeki maskelerine bakıp ne kadar da güzel olduklarını düşünüyorlardı. Güzellikleri herkes tarafından görülebilsin diye bu güne özel, pek bir hizmete hevesli, bir oraya bir buraya koşturuyorlardı.

Girip çıktıkları mutfakta otuzlu yaşların ortalarında birkaç kadın hayatlarından bezmiş bir şekilde kalabalığın isteklerini yerine getirmeye çalışıp, bir taraftan da söyleniyorlardı. Tabi ya neredeyse gelin almaya geleceklerdi; ama onlar daha giyinememişlerdi bile. İçlerinden biri isyan bayrağını çekip “Ay valla yeter, ben gidip giyineceğim, rezil olacağız millete,” diyerek ıslak ellerini üzerindeki mutfak önlüğünde kuruladı ve önlüğünü çıkarttı. Doğru yatak odasına gitti. Gitmez olaydı.

Üzerine yıldız yağmış gibi parlayan beyaz tül ve kupürlerden oluşan bir kumaş yığınının içinde oturan genç kız, yarı heyecanlı, yarı bıkkın, yarı yorgun bir şekilde etrafına sırıtarak bakıyordu. Etrafındaki akranlarının muhabbetine dâhil olup, ayakkabısının altındaki listeden ilk kimin adının silineceğini tahmin etmeye çalışıyordu. İnsan neden adının ayaklar altında ezilerek, yerlerde sürünerek silinmesini ister ki? Bu kızlar istiyorlardı işte. “Benimki en ortada kesin ilk önce benim ki silinecek, zaten sıra benim, hepinizden büyüğüm,” dedi içlerinden memeleri en büyük olan. Bir diğerinin yaşı diğerlerinden küçük ve acelesi olacak ki hemen bu duruma itiraz etti. “Ne alakası varmış yaşla, kimin kısmeti çıkarsa o evlenir. Valla hiç büyük küçük dinlemem, kimse kusura bakmasın,” diye içindeki evlenme aşkını odadakilere haykırı verdi.

Kızların bu merakının sonucunda neyle karşılaştıklarını iyi bilen, adı ayaklar altında ezilerek silinmiş ve bulaşık yıkamaktan parmak uçları buruşmuş kadın, bu ateşi başına vurmuş kız güruhu içerisinde bir taraftan göbeğini korsesinin içine tıkıştırırken bir taraftan da “Ayıp ayıp ne meraklısınız kocaya, hem iyi bir şey olsa adı koca değil gonca olurdu. Doyarsınız iki güne o zaman görürüm sizi,” diyerek eteğinin fermuarını çekti. Kızlar bu çokbilmiş kadının korsesinden taşan yağların hiçbir zaman kendilerinde olmayacağı düşüncesiyle gördükleri manzaradan hoşnutsuz, duyduklarınınsa öbür kulaklarından hemen çıkmasına izin vererek başlarını kumaş yığınına çevirdiler.

Kadın şifon bluzunu ancak giymişti ki oda kapısı açıldı ve küçük bir kız “Yenge amcam seni çağırıyo, az kapıya bakçakmışın,” dedi. “Bekleyiversin azcık, geliyorum şimdi,” dedi kız kapıyı kapatıp çıkarken söylenmeye devam etti. “Bir huzur yok yeminle, saçımı bile tarayamadım. Oğlan nerede kim bilir. Onunda üstünü giydireydim iyiydi,” diyerek saçını adeta yolarcasına hızlı hızlı taradı ve aynı hızla odadan dışarı çıktı.

Sokak kapısında onu bekleyen bıyıklı ve kel kocasının yanına gitti. Eşi son derece telaşlı “Havlular nerde, oğlan tarafı gelmeden bizim arabalara takalım sonra zor olur,” dedi.

  • Ay ne bileyim ben nerde, her şeyi de bana soruyorsunuz. Yengeme sorsana.
  • Sen sor işte cevap vereceğine. Adamın asabını bozma. Git, bul, getir şu havluları.
  • Aman be ne havluymuş, olmayı versin. Düğüne mi gidiyoruz hamama mı?
  • Kız sus sıçtırtma ağzına.
  • Ne oldu kız, ne istiyorlar, dedi bir anda kapıya gelen naz evinin sahibesi.
  • Aman yenge havluları soruyor, arabalara takılacakmış.
  • Tüh, kız havluların kurdelesini takmadık ya. Bende diyorum ben bir şey yapacaktım. Akıl mı kaldı. Ay şu günü bir atlatsak. Dur dur getiriyorum hemen, kurdeleyi de aşağıda takıversinler, diyerek bir hışımla yatak odasına girip elinde havlular ve bir top kırmızı kurdeleyle dışarıya çıktı.

Adam çok istediği havlulara kavuşmuştu kavuşmasına ama kurdelesiz. “Hay ben sizin yapacağınız işi,” diye söylenerek indi merdivenleri. Karısı arkasından bağırdı. “Oğlanı gönder yukarı, üstünü giydireyim,” “Olur olur. Hiç işim yoktu oğlan arayacağım,” Neyse ki aramasına gerek kalmadan oğlan apartman kapısının önünde karşısına çıkıverdi.

  • Lan anan çağırıyor, çık yukarı, üstünü değiştirsin. Mert sende gel buraya şu kurdeleleri takta havluları arabalara bağlayalım.
  • Olur dayı. Lokumları hazırlamışlar mı? Sen onları almaya gittin sandım.
  • Oldu anasını satayım, her işe de ben koşayım. Dayısı, eniştesi nerde bu kızın?
  • İlerde arabada onlar, kafayı çekiyorlar. Dayısı bir şey değil de enişte şimdiden kafayı buldu galiba.
  • Hah şimdi oldu! Oğlan tarafı geliyor.

Korna sesleri gelin almaya gelenleri tüm mahalleye duyurdu. Son model arabalar birer birer yanaştılar. İçlerinden on santim topuklu ayakkabılar giymiş biri, süper minili kızlar ve onlar kadar dikkat çekmese de daha başka bir sürü insan indi. Kalabalıktan ipek elbise giymiş, suratı beş karış birkaç kadın tam apartman kapısından içeriye girerken, süper minili kıza laf atan bir mahalle delikanlısının başlattığı ve arabada verdikleri iki kişilik partiden sarhoş inen eniştenin katkılarıyla çıkan olaylar; gelini almaya pek de hevesli olmayan alayı düğün mekânı yerine doğruca karakola götürdü.

Garsonlar, saat gece yarısını gösterdiğinde, el değmemiş masalardan, boynunu bükmüş beyaz zambaklarla dolu vazoları toplamaya başladılar.

YAZAR HAKKINDA

Öznur Durgut

Bursa’da doğmuş, büyümüş, okumuş, sevmiş; sıkılınca Giresun ve İstanbul’da bir süre gezmiş, sonra dayanamayıp geri dönmüş, Maliye Bakanlığı'nın bir neferi. Anlatmayı çok seven, anlatacak kimse bulamayınca yazmayı seçen, aslında sayılara aşık, hikayesi yeryüzünde geçen ve nihai amacı bu geçişini dünyaya en az zararı vererek tamamlamak olan hayatın içinden bir kadın kahraman.

Bir Yorum Yazın

6 Yorum

  • Düğün gibi eğlence ile eşleştirilen bir törenin arkasında hep var olan ama bize gösterilmeyen eksik, karanlık yüzünü başarıyla anlatmışsın, tebrikler

  • Okurken bilmem kaç tane eve, kaç tane düğüne daldım:) Her Türk düğününde yaşanması yüksek muhtemel olaylar. Tebrikler gözlemlerini böyle ayrıntılı işleyebildiğin için.

    • Çok teşekkür ederim. Bu kötü günlerde sizleri güldürebilmiş olmak beni de gülümsetiyor.