İncelemeler

Aslı Erdoğan “Kabuk Adam” Kitap İncelemesi

Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa eğer, bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır.

Aslı Erdoğan kitabına neden bu cümlelerle başladın? Aklımızdan hiç çıkmasın diye mi? Eğer bir gün kendisiyle tanışma fırsatım olursa, bu cümlelerle beni olduğum yere mıhladın diyeceğim. Kitabı oturduğum yerden kalkamadan, su bile içemeden okudum.

İsminin yaptığı çağrışımla kitabın önce Issız Adam gibi bir hikâye anlattığını düşündüm. Kabuk Adam kendi dünyasında, içine kapalı, bağlanma sorunları yaşayan, bir yakınlaşan bir kaçan, güvensiz bir karakter olmalı herhalde dedim. Öyle çıkmadı.

Kurgu öyle enteresan ki, gerçek hayattan bir hikâye miydi, yoksa bir masalın bugüne uyarlanması mıydı; içimde kalan sorulardan biri oldu bu.

Yaklaşık iki yıldır Avrupa’nın en ünlü nükleer fizik laboratuvarlarından birinde çalışan bir kadının hikayesini kendi ağzından dinliyoruz.

Genç yaşta, bir kadın olarak böyle bir laboratuvara kabul edilmiş, müthiş entelektüel bir ortamda bulunan, bale ile uğraşmış, edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlanmış, akademik olarak birçok ödül kazanmış bir süper zekâ…
Ama o kendisini şöyle tanıtıyor bize;

Oysa gerçekte ben, bunalımdan bir türlü kurtulamayan, hiçbir düşünceye inanca ya da insana bağlanamayan, sürekli huzursuz, karamsar ve yalnız biriydim…. Hepsinden önemlisi ölüme hazırlanan yaşlı bir kadın kadar umutsuz ve kırgındım.

Kendisinden ve aslında ‘yüce bir gönüllülükle’ o ortamda çalışmaya kabul edilen herkesten istenilen şeyin; hastalanmadan, üzülmeden, âşık olmadan, hiç teklemeyen bir jet motoru gibi çalışmak, çalışmak, çalışmak olduğunu anlatıyor.

Dışarıdan bakılınca, özenilen bir statüde olduğu düşünülen insanların, benliklerini bile gözden çıkardıklarını; tüm laboratuvarda gözü dönmüş bir hırs, yalnızlık, paranoya, depresyon, cinsel doyumsuzluk ve yaygın bir alkol bağımlılığının mevcut olduğu okuyoruz.

Aslı Erdoğan, fizik doktorasını yarıda bırakıp yazarlığa başlamış birisi ve Kabuk Adam da yazdığı ilk kitap. Yazarların eserlerine -özellikle de ilk yapıtlarına- kendilerinden bir şeyler katmaları tanıdık elbette. Ayrıca yazar, kadın karakterin nevrotik yapılanmasını da çok iyi yansıtmış. O büyüsel bağlanma duygusu, metalaştırma, gerçekte yaşamak yerine hayal etme ve yoğun kayıp duygusu, sonuçta ruhsal eksikliğin gerçekten çekilen acısı…

Olaylar; Karayiplerde St. Croix adasında, Nato tarafından finanse edilen bir yaz okuluna gitmesiyle başlıyor. Biraz dinlenmeyi, denize girmeyi, Karayiplerin büyüleyici kumsallarında vakit geçirmeyi hayal ederken, karşılaştığı şey günde en az 8 saatlik seminerlere katılmak ve kalan zaman diliminde gölgede otuz beş derecede okyanus kıyısına fizik problemleri çözen, fizikten başka hiçbir şey düşünmeyen, konuşmayan insanların arasında sıkışıp kalmak oluyor. Ta ki Tony ile karşılaşana kadar.

Ansızın gördüm onu, havuza giden dar, beton yolda, palmiyelerin gölgesinde karşılaştık. Elinde iki büyük deniz kabuğu taşıyan, kısa boylu, zayıf, çıplak ayaklı bir yerli. Gözlerini hiç ayırmadan bana bakıyordu.

Adını sordum.
Tony. Bana kabuk adam Tony derler; ya da Tony, Kabuk Adam.

Sen hayatım boyunca benimle konuşan ilk beyaz kadınsın. Deniz kabuğu falan alırken konuşurlar elbette ama hiç benimle ilgili soru sormazlar.

O kadar doğal, öyle güzel konuşmalar var ki Tony ile kadının arasında… Aşkın nasıl çocukça bir içgüdü ile birbirinden apayrı iki insanı bir araya getirdiğini, fark ettirmeden, yavaş yavaş boşluklara sızıp kemikleştiğini anlatıyor.

Ben senin gibi güzel değilim.

Gerçekten de çirkindi, boyu aşırı kısaydı benden bile kısa ve kaburga kemikleri meydana çıkacak denli zayıftı. Yüzü inanılmaz derecede çirkin, çirkinden de öte korkunçtu. Kırık dişlerle dolu ürkütücü bir yarayı andıran ağzıydı bunun nedeni ve çenesindeki anlayamadığım tuhaflık.

Belki de dedim, tam gözbebeklerine bakarak, kadınları korkutuyorsundur.

Ama dedi birdenbire, bir kitabın kapağına bakarak içindekileri anlayamazsın….

Kadın, Tony’nin kapağını kaldırıp içindeki okumaya başladığında, önceleri kendi sayfalarından bazı kısımları da açık edeceğini düşünmüyor. Tanıdık olan her şeyden uzaklaşma ihtiyacı o kadar yoğun ki, seminermiş katılması gereken yemeklermiş, hiçbir şeyi düşünmeden hipnotize olmuş gibi Kabuk Adam’ın dünyasına dalıyor.

Marihuana sarıp içmek için kumsalın öte yakasındaki yıkık binaya gitmeleri, o uzun yolculuk sırasında kadının Tony tarafından kaçırılma, öldürülme korkusu ve aslında bilinçdışındaki ‘ölme’ arzusunu Kabuk Adam’a yansıttığını fark etmesi. Ölecekse, onun tarafından öldürülme arzusu. Kendini her şeye kapatıp ruhunu bu çirkin, yaralı adama teslim etmesi… Bir şeyi daha söylemeden Tony’nin onun aklından geçenleri okuduğunu düşünmesi ve ona karşı kapaksız bir kitap gibi tamamen savunmasız kalması…

Ne elmaları yere düşüren çekim yasası ne kozmoloji, Tony’nin korkunç yüzünün gerisindeki gizler kadar ilgilendirmiyordu beni. Bu adaya, bu kumsala gelişimin bir amacı varsa eğer, o da anlatmaktı, okyanusun sonsuzluğunu, vahşi ve tutkulu yağmurları, Kabuk Adamı. İşte ancak o zaman, öyküler anlattığımı söylediğimde, Tony beni benimsedi; onun için gerçek bir insan olmayı o anda başardım.

Geriye kalan günler geç kalınan toplantılar, iş arkadaşlarının tuhaf bakışları, program yöneticilerinin azarları, bitmesi noktasına gelen kariyerine karşılık kayıkların arasına, çalılıkların altına oturup Tony ile konuşmak, onu tanırken kendinin bilmediği yönlerini tanımakla geçiyor.

Böylesine çocuksu, idealize edilmiş bir ilişkinin büyüsü nasıl kaçar? Onu da ben anlatmayayım.

Sonuçta büyü bozuldu, kadın Tony’i ‘kaybetti’. Geri döndü, bulabilmek için elinden geleni yaptı; ancak Kabuk Adam’dan hiçbir iz yoktu. Sanki hiç yaşanmamış, sadece anlatılmış; ama sonu eksik bırakılmış bir masal gibi…

Aşk çoğu zaman böyle bir masal değil midir zaten?

YAZAR HAKKINDA

Gizem Ozan Aslan

En sevdiği çiçek yasemin olan kadın, gecenin sessizliği içinde yazıyordu. Yarayı ve izi… Zamanı ve yansımayı… Bazı kelimelere fena takıntılı, karakterleri hezeyanlı, deliliği düş ile değiş tokuş ediyordu. Kendini bildi bileli…

Bir Yorum Yazın

2 Yorum