Edebiyat

YUVA

O gün işten eve geç saatte hayli yorgun döndüm. Kapıyı İrem açtı. Tatlı tatlı gülümsedi. Yumurcağın ne zaman sevimli, ne zaman huysuz bir cadı olacağını hiç kestiremiyorum. Fabrikada akşamüstü bir sürü koli taşıdık. İşten kaytarıp hafif olanları ben aldım ama belli olmaz bel fıtığı bu; nüksedebilir her an. Öpmeye kalksam kucağıma atlayabilir, seveceğim derken sakalımı gene çekip yolabilir, dikkatli olmalı.

‘Canım çok yorgunum hiç öpmeyeyim, sen en iyisi oyununu oyna.’

İrem inatla sarılmaya çalıştı. ‘Kızım olmaz, ağırsın.’ Ben fazla pas vermeyince, mutfağa annesinin yanına gitti. Bana hoş geldin yok. Yemek masasına oturdum.

‘Ne yapıyorsun İrem yine? Kızım ben sana yerler kırık dolu, basma demedim mi? Cem, ilgilen şu kızınla bütün gün beni delirtiyor.’

Masanın üzerinde gezen küçük karıncaya gözüm takılıyor, ekmek, meyve çöpü, birkaç şeker kristali arıyor belki… Hayvan diye içgüdüleri var dersiniz, bir şeyin kokusunu almıştır, sezmiştir belki… ama yok… Zig zag çize çize masanın ucuna kadar geliyor sonra gerisin geri dönüyor. Başıboş. Avare. Ne gittiği yoldan emin, ne döndüğü yoldan… Besbelli kendi yolunu kendisi bulacak… Yanlış da olsa hiç gidilmemiş yoldan gitmeyi deneyecek…. İşte şimdi de durdu. Şaşkın… Yolunu mu şaşırdı? Antenleri ile havayı kokluyor. Burada ne arıyorum ben, diyor. Neredeyim ben?

‘Cem sen benimle dalga mı geçiyorsun? Sana sesleniyorum sabahtan beri. Bırak hayal âleminde gezmeyi. Madem eve geldin, otur da yedir şunu’

Ceyda mutfaktan çıkıyor. İrem’in önünde kuzu eti suyuna şehriyeli havuçlu brokoli lapası. Kâseden zevksiz karışımın yoğun kokusu yükseliyor. İrem’ in önünde plastik su bardağı. Yarısına kadar su dolu. İşte başlıyoruz. Oyunun amacı o su ile oynarken lapayı yedirmek.

‘Eveet sudan nasıl ses çıkıyor ..şıp şıp şııp. Aç ağzını bakalım.’

Kaşığı görünce bizimki birden ağzını kapatıyor. Gülen çocuk somurtuyor bir anda, kaşlarını çatıyor. Bir deneme daha, kızım açsana ağzını. Tükürüyor.

Benden zaten yemez ki bu. Yedirirse annesi yedirir. Yorgunluğumun ve açlığımın bir anda ayrımına varıyorum. Gözüm masada atıştıracak bir şeyler arıyor. Yemek yine hazır değil, halbuki karnım çok aç, üstümdeki kıyafetleri bile çıkarmadan sofraya geldimdi. Daha ellerimi de yıkamadım. Tuvalete gitsem? Ceyda’nın sesi kulağıma çalınıyor:

‘Sakın başından ayrılayım deme, sandalyeden düştü mü sakat kalır, ondan sonra kızın için ömür boyunca bakıcı mı tutarsın ne yaparsın bilmem.’

Pencereye yaklaşıyorum. Hava kapalı. Yine de dikkatle bakınca güneş ışınlarının bulutların arasından sızdığı görülüyor. Dışarıda titreyen ıhlamur yapraklarının, ağaçların, çimenlerin dinginliği beni hiç acelesi olmayan, bambaşka bir yaşama çağırıyor gibi. Az önce gördüğüm karıncayı düşünüyorum. Asi bir karıncaydı o. Bazı uzmanlar bir kolonideki bütün işçi karıncalar birbirinin aynıdır diyor ya hani fenotipi genotipi falan…. Benimki farklıydı. Gündüz çalışıp akşam olunca hemen uykuya dalmayan, hayatın bitmez tükenmez tekrarlarından bezmiş, kraliçeye hizmet etmekten bıkmış, Ezop’un masalındaki çalgıcı ağustos böceğine öykünen başka bir yaşam mümkün mü diye so-

‘Dikkat etsene, düşüyor!.. ‘

Bir anda yerimden fırlıyorum.

‘Masanın üzerine çıkmış çocuk hala sen aval aval… Tutsana şunu bakacağına!’

İrem’i yemek masasının köşesinde yakalıyorum. Kucağıma alıp yemek sandalyesine oturtmaya çalışınca keyfi kaçıyor, saçımı sakalımı çekip bağırmaya başlıyor:

‘Anneeee….‘

Ceyda öfkeyle yanıma geliyor. Bana dönerek, ‘İki dakika bırakmaya gelmiyor. … Sen hep böyle devam et olur mu, bilirim ben sana yapacağımı. Ver şu çocuğu bana.’

İrem annesini görünce beni itip kucağımdan inmek için çırpınmaya başlıyor.

‘Baba giit, giiiit…..’

….

O gece gittim. Herkes yattığı zaman usulca kalktım yataktan. Cüzdanımı kontrol ettim, ucuz bir otelde birkaç gece konaklayacak kadar param vardı. Valizime birkaç parça üst baş koydum. Ses çıkarmadan giyindim, ayakucuma basa basa kör karanlıkta daire kapısına kadar sessizce yürüdüm. Kapıyı açarken, dışarı çıkarken beni kimse duymadı. Sokak sessiz, hava ılıktı. Ellerim ceplerimde, sakin adımlarla otobüs durağına vardım. Derken otobüs geldi, birkaç adım ötemde durdu. Farlarım sarı huzmesi toprak yolu aydınlattı. Şoför benim için kapıyı açıp, ‘ne oldu gelmiyor musun’ der gibi suratıma uzun uzun bakınca, galiba o zaman binip gideceğimi anladım ve ancak o zaman, valizimi yerden alırken sağ ayağımla ayakkabımın altında kumdan bir tepecik oluşturmuş karınca yuvasını bozmakta olduğumu gördüm.

YAZAR HAKKINDA

Irmak Erkan

Bir gece yatağından kalktı. En sevdiği pantolonunu, gömleğini giydi, cüzdanını yanına aldı, çantasını sırtladı; karısını ve çocuklarını öpüp odadan çıktı.
Çalışma odası soğuk, karanlıktı. Ahşap masanın üzerindeki gece lambasını yaktı, sobayı tutuşturdu. Sandalyesine oturdu, yazmaya başladı.

Bir Yorum Yazın

3 Yorum

  • Çok duygusal bir anlatım,tebrik ederim Irmak’cığım.Her zaman çok ilgi ve merakla okuyorum.

  • Evliliğin yalnızlığından, narin bir karıncanın bile asiliğinden güç alarak verilen bir kararla, tek başınalığa doğru yıkıcı bir yolculuk arifesi. Mükemmel bir anlatım olmuş. Bayıldım.

  • Karşılanamamış duygusal ihtiyaçlar, iletişimsizlik ve bunun en çok da çocuklara yansıyor oluşunu ne sade bir dille anlatmışsın… Eline sağlık… Şimdi aklımda İrem büyüyünce nasıl birisi olacak sorusu var.