Edebiyat

MANİK O VAZO

“Bir gün yorgun bedenlerin dinlendiği yerde yeniden buluşacağız!”

– Charles Dickens

Eve her girdiğimde bütün ev yer değiştirirdi. Kedi, ben ve o, onun kucağındaki o vazoyla bir kumsala düşerdik. Hiç konuşmadan geceyi dinler, hafif üşüyerek uyurduk. İçimdeki yalnızlık dışıma taşar, dalgalar daha da coşardı ve dalgaların kıyıya vuruşunu içinizin derinliklerinde hissederdiniz. Eve her girdiğimde, O, o vazoyu abartılı bir sakinlikle yerine koyar, önce camı açar sonra da bana sarılırdı. O vazo sadece o an camın önünde öylece dururdu. Bir oyun gibi. Parmak uçlarım uyuşurdu. O vazoyu kedi düşürseydi ya, şöyle istemeden ama kesinlikle bilerek! Kedi, o ve ben uçsuz bucaksız bir çayıra düşecek, kollarımızı açacaktık. O vazo yok. O ve ben çıplak, kedinin kuyruğuna tutunup süzülecektik boşlukta. Kafamın içindeki düşünceler artık cızırdamaya başlamıştı. Bir anda durduğum yerde sıçradım. Biri omzuma çarpıp yoluna devam etmişti. Önce ayaklarıma, sonra ellerime baktım. Sanki yerli yerinde değilmişim de düzgün takmışlar mı diye kendimi kontrol ettim. Elledim. Havanın acıtan serinliğine rağmen sokaktaki kalabalık, çılgınca gecenin bitip tükenmezliğine akıyor gibiydi. Daimi bir endişe ile. Kalabalık; fakat tekdüze bir şekilde, daimi bir endişe ile! Kafamı veda etme düşüncesi kemiriyordu. Geceye devam edesim vardı. Biraz daha düşünecek, biraz daha içecek, belki rahatsız edilecektim. Vedaların kısa ve acısız olmasını dilerim. Giderken bir şeyler alsam mı ona? Ne seviyor pek bilmiyorum, hiç anlatmadı. Belki o vazoya anlatıyordur. Daimi bir endişe ile! Belki uzun uzun, yakınlar uzakmış gibi gözlerini tek bir noktaya dikiyordur. Durmaksızın… Ve bu durmaksızın yaşanan duruma hayatım boyunca hiç ulaşamamakla beraber hiç alışamadım da! Ama bu gerçekliğin içine yerleştim; çünkü acı çekiyordu ve aradığı şey her neyse eğer, bir yerlerde sıkışıp kalmış gibi ondan saklanıyordu veya alıkonulmuştu. Gözlerini sıkıca kapatıp, elleriyle kulaklarını kapatıyordur belki. Küçük, hep üşümüş elleri… Sıçrayan düşüncelerimin önünü kesemiyorum. Gitmeliyim ya da o vazoyu kırmalıyım. Ah, kırmaya kıyamazsınız ama; tüm öfkenizin ve adını koyamadığınız hislerin yarattığı bulantının sebebi sadece oymuş gibi acımasız olabilirsiniz! Benim o vazoyu kırmam, olağan durumu daha da karmaşıklaştıracaktı. Belki karanlık bir odaya küçük bir aralıktan gün ışığı sızacak, belki arınacaktık. Belki de geceden daha siyah olacaktı. Asırlar öncesinde kalacak, bir ota dönüşecektik. Tarih öncesi çağlarda buluşacaktık. Belki bütün saflığımızla karanlık çağda olacaktık. Belki de taş çağında cilalanan yamuk bir taş… İlk çağ da olur; ama küçük bir ihtimaldi, inanmamı zorlaştıran küçük bir ihtimal. Kısa olmasını dilerim; çünkü vedalar tam anlamıyla, sözünden eylemine, her zaman midemi bulandırır. Soğuk. Berbat! Evi gibi… Boş, temizlenmiş; fakat davetsiz. Sokağın tam ortasında; ama sessizliği tüyler ürperten evi gibi. Evler boyandı, insanlar taşındı, o vazodaki çiçekler soldu, çiçekler soldukça, yenileri geldi, onlar da soldu. Yapayları gelmedi. O vazo da hiç değişmedi. İçimi kemiren, gittikçe acıtan bu durumdan olabildiğince çabuk sıyrılmalıyım. Bu tabuyu yıkıp yaşattığı şeyi kabullenmeden yoluma devam etmeliyim. Bu kaosun içine sürüklenme olasılığı ürkütüyor beni. Onu seviyorum. Gitmeliyim ya da o vazoyu kırmalıyım. Ah, o vazoyu o kırmalıydı! Gecenin serinliği miydi burnumu acıtan, o vazonun kırılmaması mı bilemiyorum; ama demir kapı arkamda ağır ağır kapanırken, tam da istediğim gibi kısa bir veda olmasını diledim.

YAZAR HAKKINDA

Gizem Akın

Bana bu kimliği yaz deseniz, birinci tekille yazılmış sıkıcı bir durum öyküsü yazarım. Anlat deseniz, anlatamam.

Bir Yorum Yazın

3 Yorum