Edebiyat

LUNAPARKTA

” ‘Herkes iyi,’ dedim, ki doğrusu bu değildi.”

Raymond Carver, Kesekağıtları

Gişenin önünde kuyrukta bekliyorduk. Bilet sırası bize geldiğinde babam iki cebinden de banknotları çıkartıp denkleştirdi, gişeciye verdi. Babamla yalnız hafta sonları görüşürüz; o da her seferinde değil.

Birlikte ilk defa lunaparkı ziyaret ediyorduk. Şanslı sayılırım. Babam ancak arkadaşları ile gezebilecek kadar büyüdüğünde buraya gelebilmiş.

Etrafı kısaca turladık. Devasa oyuncaklar içinde en çok dikkatimi çeken balerin olmuştu; ancak babam beni çarpışan arabalara götürdü. Bu rengârenk otomobiller sanırım babamın eskiden beri gözdesiydi.

Bileti verirken babamla görevli arasında kısa bir tartışma yaşandı. Adamın gömleği maviydi, başına bekçi kasketi gibi bir şey takmıştı. Babam tek bilet ile iki kişi binmeye hakkımız olduğunu söylüyor, görevli kesinlikle kabul etmiyordu. Herkes kendisine bir araba seçince birine de kasketli görevli bindi. Hemen direksiyona kuruldum. Ayağım pedala ermediği için babam gaza basacaktı. Zil çaldı; motorun, tekerleklerin gürültüsünü duydum. Elim ayağıma dolaştı. Aynı anda farklı yönlere dağılan belki on araç. Dip dibe. İç içe. Curcunada ne yöne gideceğimi, ne yapacağımı şaşırdım. Arabaların tepesindeki kancadan çıkan kıvılcımlar, arka arkaya yediğim darbedeler paniğe kapılmama sebep oluyordu. Zorlandığımı görünce kumandayı babam aldı. Direksiyonu sağ eli ile tuttu, sol kolunun dirseğini kapının üzerine yerleştirdi, sanki gerçek bir arabada camı açmış gibi.

Babam keyifle kullanıyordu, kendini kaptırmıştı; önümüzdeki arabayı kovalarken, arkamızdakinden kaçarken yanında benim olduğumu unutmuş gibiydi. Bir defasında az kalsın kenarda bizi izleyenlerin ayaklarını sıkıştırıyorduk; hemen ikaz edildik; babam kıvrak manevralarla önündeki, yanındaki otomobilleri geçiyor fakat sonunda köşeye sıkışıyor, o zaman da mavi gömlekli görevli gelip arkamızdan bize vuruyor ya da bir anda karşımıza çıkıveriyor, babamla kafa kafaya çarpışıyorlardı.

Zil ikinci kez çaldı, motorlar durdu, yeni sürücüler yerleşmeye başladı; arabadan en son biz indik. Karnım acıkmıştı. Birlikte tost satan büfeye gittik.

Tostuma üç parça sucuk koyduklarını gördüm. İki büyük kenarda, bir küçük ortada. Ben yerken üstteki ve en alttaki büyük dilim ayrılıp ambalajın içine düştüler, biri kağıdın üstünde kaldı, diğeri en alta kadar indi. Ortada, tostun içinde kalan küçük dilim iyice sıkıştığından, ezildiğinden olsa gerek yerinden oynamamıştı. Tostu açıp üçünü bir araya getirmeye çalıştım; ancak yarısı neredeyse yenip bitmişti; ekmek iyice ufalmıştı, üçüne birden yer yoktu.

Çimenin üzerinde bir kedi yavrusu patisini yalıyordu. Tekir. Boynunda pembe bir kurdele bağlı. İki kadın biri önde, biri arkada yavru kediye koştular. Öndeki hemen hayvana sarıldı, kucağına alıp başını okşamaya başladı.

“Her yerde seni aradım, güzel pisim, bir tanem, neden gittin, neden atladın kucağımdan? Neden anneni böyle üzdün?”

Çok geçmeden sevgi gösterisi azarlamaya dönüştü.

“Beni bir daha üzmeni istemiyorum. Duydun mu? Hep bunu yapıyorsun. Kaçıp ortadan kayboluyorsun. Seni nereye götürsem pişman oluyorum. Burnumdan getiriyorsun fitil fitil… Yetişemiyorum kızım sana; gittiğim yerde iki dakika dinlenmek istiyorum, huzur istiyorum; zaten şimdiki aklım olsa… Bak yine başladın, iki dakika rahat dur!..”

Yavru kedi kadının kucağında mırıldanıyordu. Kendisiyle konuşan ses kalınlaşmaya, sertleşmeye başlayınca hayvan huzursuzca kulaklarını kaldırdı, yerinde doğrulmaya yeltendi; boynunu indirip kaldırmaya, çimenlere atlamak için fırsat kollamaya başladı.

Karar vermiştim, dev salıncağa binecektim. Balerinin önünden yeniden geçtik. Saçları topuz şeklindeydi. Yakasını, kollarını kapatan, örgü kumaşı andıran mavi bir elbise giymişti. Kollarını eteğindeki çocukları kucaklarcasına iki yana açmıştı; onlarla birlikte yavaşça, tatlı tatlı dönüyor; anaç bir ifade ile gülümsüyordu. Her tur bittiğinde duruyor, çocuklar anne ve babalarının yardımıyla koltuklara yerleşiyorlardı. Biletler toplanıyor, çocukların emniyet kemerleri sıkı sıkı bağlanıyordu. Hepsi huzurlu, güvende görünüyordu.

Babam omzuma dokundu; balerinin bana uygun olmadığını söyledi. Ben artık büyümüştüm, bebek değildim; böyle şeylere ihtiyacım yoktu.

Mecburen oradan ayrıldık. Salıncak sırasına girdim. Babamın telefonu çalmaya başladı; telefonu açtı, eline cebine atıp gayri ihtiyari birkaç adım yürüdü; benden uzaklaştı. Görevlinin elinden tuttum, beni salıncağa bindirdi. Koltuk demirdendi, soğuktu, oturunca arkası sırtımı acıtıyordu. Babamı telefonla konuşurken ‘özledim’ dediğini duyar gibi oldum. Karşısındaki korku tüneline doğru adımlıyordu. Salıncak hareket etti.

Bacaklarım boşlukta. Tünelin kapısında dev bir kadın figürü. Ona yaklaşan babam. Dönen bulutlar. Kadının saçları yeşil. Salıncağın zincirine sarılıyorum. Saçları yılan, gözleri sarı. Kadının altında kapı kanatları. Savruluyorum. Gözleri iri. Vagonlar kanatlara çarpıp açıyor. Kanatların ardında karanlık tünel. Babamın sırtı bana dönük. Kadının dili çatallı ve kırmızı. Babam küçücük. Tutunmaya çalışıyorum. Etrafımdaki salıncaklar boş. Bacaklarımda serin rüzgar. Balerin de orada, diğer uçta. Avucumdaki zinciri daha çok sıkıyorum. Balerin dönüyor. Yavaşlıyoruz. Çocuklar muhakkak gülüyor.

İndiğimde babamın telefon görüşmesi devam ediyordu. Yanıma geldi. Konuşurken gözleri parlıyordu; mutluydu. Telefonu kapatınca yüzünü bana döndü. Artık gülümsemiyordu. Bu bakışın ne anlama geldiğini biliyordum. Birazdan söyleyeceklerini de.

YAZAR HAKKINDA

Irmak Erkan

Bir gece yatağından kalktı. En sevdiği pantolonunu, gömleğini giydi, cüzdanını yanına aldı, çantasını sırtladı; karısını ve çocuklarını öpüp odadan çıktı.
Çalışma odası soğuk, karanlıktı. Ahşap masanın üzerindeki gece lambasını yaktı, sobayı tutuşturdu. Sandalyesine oturdu, yazmaya başladı.

Bir Yorum Yazın

2 Yorum