Edebiyat

KAÇ MİLİGRAM?

“Elimin nereye değin uzanabileceğini bilmiyorum. Karşıdaki sayısız pencerelere. Önündeki kurumuş ağaca. Belki de gerilmiş ipe değin.”

-Tezer Özlü-

Pencerenin pervazı soğuk… Üşüyen kollarım delik içinde… Bandı kaldırıp bakmak istiyorum kollarımdaki izine, gölgene. Gece damarlarımdan içeri akıyor. Kaç miligram diazepam yeter bilincimi koruyarak dönmem için evrenin içinde? Kaç saat arayla vurmalısın iğneyi? Işıklar çığlıklar gibi acıtıyor gözlerimi. Sesim çıkmıyor. Kent uyuyor mu? Ölü. Buz kesmiş. Yığılmış bir kent bu. Çürüyen bedeni artık taşımaktan vazgeçmiş kemiklerin iç içe girmesi gibi. Yıkık. Pencerelerden çığlık atan ışıklar sızıyor. Gün ışığında görünmüyorlar. Gece olunca soluklarımıza karışıp ciğerlerimize doluyorlar. Çığlık sessiz olabilir mi? Ellerim soğuk.

İnsanın anlam arayışı, diyor gözleri yuvalarından fırlayan bir kadın. İnsan, insan olmanın en kötü şartlarında bile hayata tutunmak için zihninde bir delik açmalı. O delikten içeri kaçtığında, ona ulaşamayacaklarını bildiği bir anlama tutunmalı, diyor. Öyle diyor zihnimin içinde. Bedenimi içi boşalmış bir artık gibi yorganımın altına gömmek istiyorum. Zihnimde bir delik… Yorganın içindeki anlam arayışım…

Beni bulduklarında ne haldeydim? Nereye kadar gidebilmiştik? Nereye kadar kaçabilmiştin? Farların gözümü acıtan sessiz çığlıklarından daha net pek bir şey yok yorganın altında. Bir de kalabalıklara girdiğimizi hatırlıyorum. Kolumu omzuna atıp belimden sarılmıştın. Sarhoş sevgililermişiz gibi davranmıştın. Masadaki içkilerin devrildiğini görüyordum. An be an. Kalçamla masaya çarpışım, bardakların ağır çekimde sallanışı, köpükler, sanki bir kutlama gibi. Kutlama gibi bir devriliş. Ne kadar zaman sonra buldular seni? Kaç masa devrildi, kaç kutlama yapıldı?

Penceremin çaprazında gece boyunca solgun çığlıklar sızdıran başka bir pencere var. Bir kadın gözlerini göğe dikmiş mırıldanıyor. Yorganın altından çıkıp bu kentin soğuk yalnızlığında kendimi bulmak için ne zaman pencereme otursam, orada. Benim bir uzantım. Kendi penceresiyle kemikleşmiş bir yaşam sürüyor. Kalabalığın içinde sessiz bir gölge… Kentlerin sesleri hep süren, devinen bir yaşamın umudunu taşır. Bilirsin. İnsanların gülüşmeleri, sokak satıcıları, bir vapurun düdüğü… Kentleri birbirine bağlayan yolların sesleri peki, hayatla ölüm arasındaki o ince çizgiyi mi hatırlatır bize? Issız yollardaki ağaç hışırtıları mesela.

Biraz kendime geliyorum, yanımızdan bir tır geçiyor. Kaykıldığım yerden aynasına astığı boncukları bile seçebilecek kadar iyiyim hem de. Gürültüler daha anlaşılır. Ağaçlar artık o kadar uzun değil. Arabayı kenara çekiyorsun, çırpınmam ne fayda, bacaklarımda henüz derman yok. Sonra yine buğulanıyor görüntüler. Kolumda yeni bir delik… Kaç miligram diazepam yeter seslerin birbirine bulanması için. Issızlığın sesleri… Rayların titreyişi… Trenlerle mi yarışıyoruz? Atlar koşuyor kırlarda. Uzun yollar. Çok uzun… Ağaçlar uzun… Yapraklar gölgeli. Uzaklarda bir düdük sesi… Gemiler hala buharla mı çalışıyor? Her yere sis inmiş. Gölgelerin içinde koşuyorum. Bir yerlere tutunup kendimi çekiyorum yukarı. Pervaz soğuk; ama tanıdık bir yer burası. Başım dönüyor. Pencerenin tam kenarında kendimi biraz daha zorlayabilirsem kurumuş ağaca değin uzanacak elim, gerilmiş ipe. Karşı penceredeki kendime değeceğim. Tüm ağırlığımı verip şu görünmeyen duvarı yıksam yüzünü dönecek bana. Birlikte göğe bakacağız. Kuyu çıkmak içinmiş. Çıkamadım. Sessizlik bağırmak için. Bağıramadım. Beni sonsuza götürdüğün uzun yollar boyunca, bir kuyunun dibinde çıplak öylece yattım. Üzerime astığın aynadan yansıdı çığlık. Söz kırıldı. Ağlayamadım.

Yaşam hep bir acı çekmek mi? Hayattaki anlam arayışının karşısına korkuyu ve öfkeyi koyarak bir çatı yapamaz mıyım kendime? Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilirmiş. Duraksadığımız her durakta, gecenin içinde, içimde yarattığın boşluk giderek büyüyordu. Aklımdan çıkaramıyorum bunu. Beni buldular. Kaçtın mı sen? Nereye? Uzun yolların sonu var mı?

Kendime geldiğimde çıldırıyorum sanmıştım. Hipervantilasyon, dediler hastanede. Midem kupkuru bir çukura dönmüştü. Nefes alamıyorum, diye çığlıklar atarak ağlıyordum; hâlbuki göğsüm körük gibi inip kalkıyordu. Yetmiyordu içime çektiğim hava. Parmak uçlarıma kadar kasılıp kalmıştım. Kuyunun dibindeydim. Üzerime astığın ayna kırılmak üzereydi tekrar ve tekrar. Yerleri tırmaladım. Tutunmak için bir yere, bir şeye… Anlam arayışıma bir yanıt… Zihnimdeki deliğe kaçsam, boşluğun içinde, süt gibi bir nehirde yüzerek kaçsam senden, tutma kollarımdan, canım yanıyor. Nefes alamıyordum; ama canhıraş bağırıyordum, tükürüklerim çenemden akıyordu. Hastanede vurdukları sakinleştirici yasaldı. Yasal uyuşukluk. Yasal beyin bulantısı. Yatağa bağlamak da yasal burada. Çarşaflar temiz. Yemek sıcak. Yorgan yumuşak. Zihnimdeki deliğin içinden beynime tatlı bir ezgi sızmaya başladı sonra. Tatlı, sıcak… Soğuk eller kendini geri çekmişti. Bunca sıcaklık da bir süre sonra yakar mı beni?

Yorganımın altında yüzünü görüyorum, kollarımdaki morluklarda yüzünü görüyorum, penceremden görünen içi boş tüm binalarda yüzünü görüyorum. Pencereye çıkıp mırıldanıyorum. Olmuyor. Issızlığın sesleri çok keskin. Yollar uzun. Sonu gelmiyor. Senin nasılına dayanabilmek için, yaşamaya devam edebilmek için bir anlam bulmak… Bir yük gibi hayat boyu taşımak sonra o anlamı. Cildime gömdüğün tüm o izlere, bacaklarımın arasındaki sızıya, damarlarımda akan zehre bir anlam bulup devam etmenin ya da etmemenin ikilemi. Şimdi burada, penceremde, gömmek seni ya da kendimi. Hangi anlamın içine? Bilmiyorum. En iyisi duvarı aşmak. Bırakmak kendimi boşluğa, bir anının gölge duyumu olmak. Düşerken dokunmak o kadının kemikleşmiş eline. Kaç miligram diazepam yeter düşmenin acısını hissetmemek için?

Kaç. Kaçamadım.

YAZAR HAKKINDA

Gizem Ozan Aslan

En sevdiği çiçek yasemin olan kadın, gecenin sessizliği içinde yazıyordu. Yarayı ve izi… Zamanı ve yansımayı… Bazı kelimelere fena takıntılı, karakterleri hezeyanlı, deliliği düş ile değiş tokuş ediyordu. Kendini bildi bileli…

Bir Yorum Yazın

3 Yorum