“Cinsi İstanbul’da doğmuş bir Ankara meleziydi; adı Nazlı’ydı. Kedilerde çok az rastlanan açık krem tüyleri, gözleriyle renkçe ahenkli; yeni belirmiş goncaya benzeyen mini mini pembe burnu, top çehresi, kıvır kıvır ipeklere gömülmüş ufacık kulakları, toz gibi atılmış ipeğe benzer kaba kuyruğu… Hâsılı, bütünüyle nazlı bir kedi olmaktan çok, adeta nefis bir levhaydı.”
Hüseyin Rahmi, Nazlı’yı böyle anlatıryor ve ardından devam ediyor:
“Bir kedi nedir? O da bir baba elinden gelme, bir sevda ürünü, bir ana yavrusu değil mi? Onlar da çocuk, genç, ihtiyar olmak gibi yaşamanın üç devrini tamamlayarak ölmüyorlar mı? Leşlerinin çok kere tanzifat çöp arabalarıyla götürülmüş olması, sonuç bakımından benzerliği bozabilecek bir ayrılık gayrılık değildir.”
Hüseyin Rahmi Gürpınar en sevdiğim Türk yazarlardan biri. Çoğu eserini çok sevsem de bu hikâyesinin yeri apayrı. Kedim Nasıl Öldü’yü ilk kez YouTube’da Murat Kaya’nın seslendirmesiyle dinlemiştim. Sonrasında da defalarca, hiç sıkılmadan dinledim. Tüm karakterleri kendine has biçimde yorumlamış; bu yüzden bu kez okumaktansa dinlemenizi özellikle tavsiye ediyorum.
Hikâyede Nazlı’yla birlikte daha birçok toraman kedinin hikâyesine de tanık oluyoruz. Ve tabii ki dönemin insanlarının kedilerle olan komik ilişkisine. Geçen hafta sürüsünden ayrılıp dağlara doğru yola çıkan bir penguene hepimiz üzüldük; kendimizi onun yerine koyduk ve defalarca “neden?” diye sorduk. Hüseyin Rahmi de zamanında benzer duyguları hissetmiş olmalı ki, hikâyeye başlamadan önce şunları söylüyor:
“1911 yılında yazmış olduğum bu kedi hikâyesini bugün maziden Âti sayfalarına aktarıyorum. Hikâyemin bir kedi üzerine olması, ciddiliğinden, hüznünden hiçbir şey kaybettirmemiştir. Bu insanla ilgili olmayan hâl tercümesi, bazı noktalarda kader bakımından hayvanların insanlara ne kadar yakın olduğunu gösteriyor, adamı düşündürüyor.”
Gelin bu hafta da Nazlı’yla gülelim, hüzünlenelim ve kedileri daha çok sevelim.
