Edebiyat

BİR ANADOL BİR KAZA

Çocukluğumun sımsıcak bir yaz mevsiminde, Pazar günüydü. Aile kahvaltımızın aklımda kalan bölük pörçük sahnelerini cımbızla çeker gibi çıkarıyorum. 90’larda bir Pazar kahvaltısı için akla ilk gelen Barış Manço’nun “Çocuk Olacak Adam” televizyon programıdır. Ondan sonra devlet senfoni orkestrası konseri, çizgi filmler ve western filmlerle devam edip “Bizimkiler” dizisi ile kapanışı yapardık. Ardı sıra anılarıma soba çıtır çıtır yanarken banyodan buharla birlikte çıkıp salona koşuşturmalarımız dizilir. Hikayeye bir yaz günü diye başladığım için kapanışı soba yanındaki yatağa girerek yapmayacağım. Okulların tatil olduğu, benim üçüncü sınıftan dördüncü sınıfa, kardeşimin ise ikinci sınıftan üçüncü sınıfa başarı ile geçtiği yazın, o pazar günü kahvaltı dahi yapmadan yolculuğa çıkmıştık.

Öylesine alelacele ve alelade gidilen bir yolculukla başlamayacak; çünkü bizim yaz tatili dediğimiz şey uzun uzadıya çıkılan bir yolculuk değildi. Hafta içi babamızın kararlaştırdığı, hafta sonu hem deniz hem de piknik etkinlikleriyle eğlendiğimiz günü birlik bir yolculuktu. Saf mutluluk zamanlarım… O zamanlar babamın en yakın arkadaşı Bayhan amca ve ailesiyle yapacağımız bu yolculuğun bizim için çok eğlenceli ve heyecanlı geçeceği kesindi. Çocukça bir telaşla erkenden uyandığımız o sabah annemin yüzü asıktı. Hevesim kırılmıştı. Hasta olduğunu ve yolculuğun iptal olacağını düşünmüştüm. Ama annemin, bir şeyi olmadığını, içinde sebebini bilmediği bir sıkıntı olduğunu söylediği ve geçer nasılsa deyip bizi teselli ettiğini hatırlıyorum. Heyecanımıza kaldığımız yerden devam etmiştik. Bütün hazırlıkları yapıp Bayhan amcaları almak için evden çıkmıştık. Anadol marka arabayla çıktığımız yolculuğumuz yaklaşık 1,5 saat sürer diye düşünüyorduk. Bu yolculuğu neredeyse ezberlemiştik; çünkü her yaz tatilinde hafta sonları yaptığımız bir aile eğlencesiydi. Yolculuğun en eğlenceli anları sıkılmaya başladığımızda söylediğimiz şarkılardı. Sıcağın bunaltıcı havasından kurtulmak için açtığımız camlardan dışarıya çıkan seslerimizi kontrol etmek zorunda kalmıyorduk.

Dört yetişkin, dört çocuk sığıştığımız arabada normal hızla giderken hayatımızı uzun bir zaman etkileyecek, ön görülemeyen o kaza oldu. Her şey o kadar ani ve beklenmedik bir şekilde oldu ki…

Az önce şarkı söylüyordum. Karanlık. Anne… Anne sen misin? İnleme ne olur, evet. Hayır de. Anne… Evden çıktığımızda gündüz müydü, kımıldayamıyorum. Cevap ver anne. Karanlık. Tuz ve pas tadı… Sesim çıkmıyor. Kimseler cevap vermiyor. İnleyen ses kimin? Midem bulanıyor. Şarkı söylemelerim rüya mıydı? Karanlık… Öldüm mü? Anne sabah çok mutsuzdun. İnleme bitti. Derin sessizlik… Biri daha var ama kim… Annee… Hiçbir şey hissetmiyorum. Karanlık gittikçe derinleşiyor, boğuluyorum. Bir tükürebilsem. Ağlamak istiyorum, çok korkuyorum. Ya annem değilse… Benden önce biri ağlıyor. Kimsin bari bir şey söyle. Neredeyiz? Sesimi duyuyor musun? Ben yokmuşum gibi her şey… Anne… Ölme ne olur. Ağlama. Anne… Sesler var. Yaşıyorum. Ahhh ayağım! Yaşıyorum. Şarkı söylüyorduk. Kardeşim… Anne… Anne sensin değil mi? Neredeyiz, cevap ver. Sesler yine geliyor. Buradayız, bizi duyuyor musunuz? Arabadaydık. Çok sıcaktı… Sesler yaklaşıyor… Şu an sıcaklığı hissetmiyorum. Hiçbir şey hissetmiyorum. Burnundan nefes al. Ağzım dolu. Sesim yok. Hangi şarkıydı hatırlamıyorum, buradayız. Arabanın bütün camları açıktı… Duymuyorlar mı? Her yer bir anda karardı. Anne… Sesleri duyuyor musun? Ah yavaş, ayağım! Basamıyorum… Arabanın altından mı? …

Sabah evden, öğlene doğru arabanın altından çıktık. Canım annem sen buradaysan oradaki kimdi? Hatırladığım tek şey çok korktuğumdu. Çocuk yaşlarda algılayamadığım; fakat hatırladıkça hafızamdan kazımak istediğim bir ana yazarak usulca veda edeceğim…

Kazadan sonra istatistikler, varsayımlar, rakamlar konuşuldu hep. Yetmiş metre yükseklikten uçtuğumuz derenin kurumuş olması, arabanın çarpma anında dağılır özellikte olması, çok hızlı gitmiyor olmamız, ölüm olmaması, bunlar kazanın kurtarıcı sebepleriymiş. İki ailenin de canlı olarak kurtulduğu kazanın sonuçlarının ruhumuzda derin yaralar oluşturduğunu kimsenin fark etmediğini söylememe gerek yok sanırım. Bazı korkular yalnız bile atlatılamıyor.

Sevcan Özbek Akın

Küçüklüğünden beri okuma heveslisi; önüne ne gelse okuyan, bu zamana kadar dünyanın birkaç ülkesi dahil, birçok sokak, mahalle, şehir gezmiş, biraz takıntılı, biraz dağınık birisi. Yazmayı ilk defa ortaokulda denemiş; ama ben bunu yapamıyorum, deyip vazgeçmiş. Bu tutku aklının bir köşesinde kalmış olacak ki yıllar sonra bu işin eğitimini almaya karar vermiş ve Yazarlık eğitimi sırasında harika insanlarla bir araya gelmiş büyük bir heyecanla karnavalın renklerinden biri olmaya karar vermiş.

YAZAR HAKKINDA

Sevcan Özbek Akın

Küçüklüğünden beri okuma heveslisi; önüne ne gelse okuyan, bu zamana kadar dünyanın birkaç ülkesi dahil, birçok sokak, mahalle, şehir gezmiş, biraz takıntılı, biraz dağınık birisi. Yazmayı ilk defa ortaokulda denemiş; ama ben bunu yapamıyorum, deyip vazgeçmiş. Bu tutku aklının bir köşesinde kalmış olacak ki yıllar sonra bu işin eğitimini almaya karar vermiş ve Yazarlık eğitimi sırasında harika insanlarla bir araya gelmiş büyük bir heyecanla karnavalın renklerinden biri olmaya karar vermiş.

Bir Yorum Yazın

85 + = 86