Edebiyat

AYIR BİZİ

Zaman, diye düşündü kız çocuğu. Zaman nasıl da dönüp duruyor etrafımızda.
Kum taneleri ellerimizden akıp giderken bir tanesini bile kurtaramaz mıyız gerçekten?

Kadıköy – Eminönü vapurunda kulağımda ilk gençlik yıllarımdan kalma bir parça var. Ellerim titrek harflerle zihnimdekileri karalıyor küçük not defterine. Bir yandan denizi izliyorum. İnsan, denizin üzerinde oynaşan güneşin akislerine uzun süre baktığında, kendisini bir avuç kumdan ibaret sanabilir. İçimdekileri bir arada tutan kap birinin avucu ya da incecik bir cam olabilir mi?

Bir varmış bir yokmuşlarımın ardında bir masal kahramanı var. Karanlık rüyalarımın sisleri içinden bakıyor bana. Zihnimin göz göz odaları içinde geziniyor. Kalemim duruyor o anda. Yazamam. Hiçbir şey yazamam. En az on sene, yüz sene, bin sene yığmalıyım bütün kapıların ve pencerelerin önüne. Sonra diyorum ki; zaman hiçbir şeyi halletmiyor, sadece üstünü örtüyor geçmiştekilerin. Ne klişe. Bırakıyorum onu, sessizce geziniyor içimde.

Hayat doğuda sessizlik suskunluk anlamında, batıda ise değerli bir taş sanki…

Ardından bir hikâye karakteri hayat buluyor. Kalemimden taşıp kendi kendini yazdığını fark ediyorum. O hüzünlü ifade, o yalnız ruh. Derken gülümseyişini görüyorum. Eşikten adımını atıyor bahçeye, hafifçe yukarı doğru bakıp gülümsüyor. Âşık oluyorum ona. Olabilir mi? Oysa benim yarım kalan hikayemin karakteri hiç gülmemişti. Bu adam, o olabilir mi?

Gülmek doğuda utanç, kibir anlamında, batı da ise doğal bir istek sanki…

Amaçsızca çırpınıyorum, kimse fark etmiyor. Karmakarışık yüzlerin içinde kayboluyorum zamanın akışına ayak uydurmaya çalışırken. Kalem elimde. Defter dizimde. Sol elimle ısınmış ahşap kolçağı tutuyorum. Parmaklarım yıllanmış ahşabın çatlamış cilası üzerinde dolaşıyor. Bordo renkli deri kokuyor vapurun içi. İnsanlar konuşuyor. Çay içiyor. Tırabzanlara yaslanmış köpüren denize bakıyor. Martılara simit atıyor. Elektrik faturasını, akşam yapacağı yemeği, hasta olan karısını, çocuğunun müsameresini düşünüyor.

Çok uzaklarda bir yerde, birisi kendi kum saatini kırıyor. Ellerim, içindekileri bir arada tutmayı beceremiyor. Nefes alıyorum, veremiyorum. Tenimin altında binlerce karınca var. Nefes, burun deliklerimden içeriye üşüşüyor. İncecik bacaklarıyla genzimde yukarı aşağı hareket ediyorlar. Ciğerlerimi dolduran şey, kum. Her nefeste toza dumana boğuluyor içim. Karıncalar daha derine iniyor. Diğeri rüzgâra doğru savuruyor elindekileri. Hafifçe yukarı doğru bakıp gülümsüyor. Avuçlarından dağılanların benim düşlerim olduğunu görüyorum. İkisi de farklı yerlerde, farklı zamanlarda düş dünyama karışıyor. Biri hayal gücümün sınırlarını belirlerken diğeri hayal kentimin göbeğinde duruyor. Birinin ardından biri…

Ellerim amaçsızca çırpınıyor not defterinin önünde. Derin nefesler alıyorum, veremiyorum. Bu şekilde yaşamaya nasıl devam ettiğime hayret ediyorum. Bir an geliyor, vapurdaki tüm insanların gözleri üzerimde oynaşıyor. Buradayım. Bir kenarda oturuyorum, bir elinde kalem bir şeyler yazan, ara ara gözünü uzaklara diken genç bir kadınım. Boşta kalan eliyle eskimiş cilayı parça parça kopartan. Tek bir anda herkes farkıma varıyor. Bütün yüzler üzerime dönüyor. Bakışların şiddeti dalga dalga aşıyor bedenimi. Aşınmaya başlıyorum. Benden geriye ne kalacak? Bakamıyorum kimseye. Her şey yoğunlaşıyor, sesler, ışıklar, ısı. Varlığım cilası parça parça kopartılan eski bir ahşaba dönüyor.

Tek bir an. Sonra geçiyor. Yüzümü kaldırıp baktığımda hayatın diğer insanlar için tekrardan normal akışında ilerlediğini görüyorum. Birkaç kelime daha yazıyorum. Ellerim terli. Kelimeler dağılıyor, bir araya gelip bir cümle edemiyorlar. Çabalıyorum; ancak kalem yazmaya daha fazla dayanamayınca not defterini yanıma bırakıyorum. Ben de tırabzanlara yaslansam, köpüren denizin serinliğini duyumsasam yüzümde. Kendimi fark ettirecek bir hareket yapmaktan deli gibi korkuyorum. Kirli camdan izliyorum ışıl ışıl denizi. Güneşin akisleri beni kıyıya çarpa çarpa parçalıyor. Bir avuç kuma dönüşüyorum.

Ayır bizi Boğaziçi. Kutsa beni atlamadan…

Her şeye rağmen denir ya. Öyleyse hayat benim için de her şeye rağmen devam etmeli; çünkü derin nefesler çekiyorum ciğerlerime. Onun yerine karıncalar içimi oyuyor. Yaşıyorum. Masal kahramanımla hikâye karakterim de benimle beraber yaşıyor, incecik bir camın içinde. Birbiri ile hiç tanışmamış iki insan için aynı yazıyı kaleme almak nasıl bir şeydir? Zamanın üstünü örttüğü sorunların kara düğümlerinde kesişen bu iki insana ait düşünceler birbirlerine nasıl da bulaşıyor.

Vapurdan inip sert adımlarla tren istasyonuna yürüyorum. Ağlamak bir lütuf olsa gerek; ama Tanrı her zaman o kadar bonkör değil. Ben onları büyütüyorum, onlar beni büyütüyor. Geçmişteki masal kahramanım ve artık bugünümde olmayan hikâye karakterim… Kum saatlerimiz kırık.

Ayır bizi Boğaziçi. Anlat bizi ayırmadan…

O günün geleceğini henüz bilmiyorum. Aşkın insanın içinde yansımalarla çoğalan bir şey olduğunu anlayacağım günün. Noktayı koyamadığın yerden tekrar köklenip başka insanlara sıçradığını fark ettiğim günün. Sıçrayıp dağılan, yansıyıp çoğalan bütün hislerin dönüp dolaşıp masal kahramanımı beslediğini anlayacağım günün.

Tekrar o bahçeye dönüyorum. Gencecik. Aynı yazdığım hikayedeki gibi. Yüzünü hafifçe kaldırıp gülümsüyor. Bana bakmıyor oysa. O an âşık oluyorum ona. Adını bile bilmeden. Gözümün önünde upuzun dalgalı saçları var sadece. Bir de o gülümseyiş. Koşarak gidiyorum ve arkadaşımı buluyorum. Âşık oldum, diyorum. Gel, gel, burada bir yerde olmalı. Nasıl bıraktım onu orada. Geldiğimde bulamayabilirdim. Ama buldum. Tanıdım. Elini tuttum. Öptüm. Sonra gitti.

O günün geleceğini henüz bilmiyorum. İkisinden birinin gitmesine izin vereceğim günün.

“Biri gitti. Sonsuz bir kaybediş içine hapsetti kendisini. Benim hikâye karakterim ölü bir tarlayı bekliyor şimdi. Umarsız bir yok oluşa sahip çıkmak için çırpınıyor. Acısını serbest bıraktım. İçimden geçip gitmesine izin verdim. Ona gizliden gizliye sahip çıkan tek bir düşlemim yok. Tek başına ölü bir tarlayı bekleyen yıpranmış bir korkuluk artık benim için. Biri gitti. İzin verdim benden gitmesine.

Biri kaldı. Sonsuz bir varoluş içine hapsetti kendisini. Benim masal kahramanım, zihnimin ona ait olan kısmında bekliyor şimdi. Göz göz odalarımın içinde sessizce geziniyor. İçeri sızan, dışarı taşan bir şey yok. Sadece orada, ait olduğu yerde. Biri kaldı. Olması gerektiği gibi.”

Başka bir gün yazacağım bunları. Bütün aşkların ve bütün ayrılışların dönüp dolaşıp onu beslediğini anladığım gün kalemim tekrardan işleyecek.

İstasyona doğru yürürken kalabalık, uğultular halinde, üzerime geliyor. Baktığım göz benim gözüm değil. Sesleri duyan bir başkasının kulakları. Ayaklarım nereye gideceğini önceden öğrenmiş. Var mıyım? Bu dünyada ben var mıyım? Aşınmadan var olabileceğim bir yer var mı bu dünya içinde? Benim kum saatim kimin elinde? Zamanım bir boşluğun içine akıyor. Karıncalar içimi boşaltıyor. Karşımdaki genç çocuk yanımdan geçerken gözlerini gözlerimden kaçırıyor. Gülümsemek istiyorum; yapamıyorum. Yüzünü hafızama kazıyorum.

Acı ağrı sonsuz çile…

Melodi uzuyor, uzuyor, uzuyor. Hayat devam etmiyor, diyorum kalp çarpıntılarımın arasından fısıltıyla, trene binerken. Hayat devam etmiyor. Öyleyse ayır bizi Boğaziçi…

YAZAR HAKKINDA

Gizem Ozan Aslan

En sevdiği çiçek yasemin olan kadın, gecenin sessizliği içinde yazıyordu. Yarayı ve izi… Zamanı ve yansımayı… Bazı kelimelere fena takıntılı, karakterleri hezeyanlı, deliliği düş ile değiş tokuş ediyordu. Kendini bildi bileli…

Bir Yorum Yazın

6 Yorum