Edebiyat

ANILARIN YAYLA YEŞİLİ

Elindeki makasın ucunu bir an için havaya dikip onuruma içilecek bir kadeh gibi yavaşça kaldırarak “Hoş geldin beyim,” dedi berber.

“Hoo-şşş-geeel-diiin.” Ağzı bir çukur gibi açıldı. Kelimeleri oluşturan sesler su buharına dönüşüp ciğerlerime doldu. Berberin elinin zamanın akışı içinde sonsuz bir yavaşlıkla indiğini gördüm. Makas indi, indi, indi. Anıların yayla yeşili soldu. Pek çok el uzandı öteden beriden. Yaka paça yakaladılar beni. Parçaladılar. Yine de vermeyecektim sonsuz gerideki görüntüleri. Elimde bir tek bunlar kaldı. Bunlar kaldı.O son ana dek parıldayan hisler sırtımı karıncalandırıyordu. Gözlerimi kapattım. Tutundum elimde ne varsa onlara. Berberin ağzı içinde yatıyordu bembeyaz bedeni. Arkada dağlar grileşiyordu hızla. Sonra yandı, bitti, kül oldu. Savuşturdum bu görüntüleri. Zihnimin içini kokladım sakat bir köpek gibi. Hala oradaydılar. Tırnaklarımı geçirdim. Tutundum onlara.Bir kadının memeleri arasındaydım. Okşuyordum usul usul, hoşuma gidiyordu. Bunu hatırlıyordum. Beş yaşında değildim oysa. İki yaşında mıydım? Güzel kokuyordu. “Yumuşak,” diyor, okşaya okşaya uyuyordum. İki yaşındayken nasıl bilebilirdim anamın memelerinin beni bir beşik gibi sallayıp uyuttuğunu. Üç yaşında mıydım yoksa?Bir kadının memeleri arasındaydım. Okşaya okşaya uyutuyordum onu. Nemli teninden yükselen buharı soluyordum. Bembeyaz bir kumsalda kumlarına gömülüyordum. Sıcaklığı beni bir kundak gibi sarıyordu. Dağılan her ne varsa içimde, bütünleştiğini duyumsuyorumdum. Ağzımda süt tadı… Kırk yaşındaydım oysa.

Uyandığımda koşmaya başladım. Sürekli kapılar, kapılar… Henüz yeni sıvanmış gibi kokan dar bir koridorda… Ayaklarım birbirine dolanıyor, kapıları omuzlayarak açıyordum, gitgide kapıların arasındaki mesafe azalıyordu, birinden çıkarken ötekini açıyordum. Bir otogara vardım. Pis masalar üzerinde ağzına kadar izmaritle dolu kül tablaları ve siyaha kesmiş bayat çay kokusu midemi bulandırıyordu. Peronlar arasında kaç numarayı aradığımı bilmeden dolaşıyordum. Nereye gidecektim, saat kaç arabasını arıyordum? Bir megafon cızırtısı geldi, bir adam havaya yayılan bir sesle anons yaptı. İşittim ama duyamadım. Ses megafondan çıktığı gibi anlaşılmaz parçalara bölüyordu ve otogarın kremamsı pis havasına dağılıyordu. Duvara sıvanan çamur gibi. Panikledim. Ne demişti? Ne demişti? Kaçıncı perondaydı? Aklımın içine döndüm döndüm. Çılgınlığı bilmeden aklın sınırları son derece can sıkıcıydı.
Tutunacak başka ne kaldı? “Herkesin bir tutamacı vardır hayatta,” dedi kafamdaki adam, çoktan kaçan bir otobüsün arkasından koşarken. Anıların yayla yeşili soldu. Hafızamdan geriye pek az şey kaldı. Bu anılar otogar ve o berber makası. Başka ne vardı?Bir Eylül sabahı. Hangi basamaklarda görmüştüm onu? Siyah bir pardösü vardı üzerinde. Dizleri kapalı. Ellerimin kemikli olmasından utanmıştım bir anda. Ellerimin, hiçbir yere sığamayacak denli büyüdüğünü hissetmiştim. Üzerimdeki eski ceketin potluğu arasından sızmıştı içime rüzgâr. Sırtımdaki dağa bir bıçak dayanmıştı. Kanırta kanırta ufaltacaktı beni. Ellerim sığacaktı geride kalan boşluğa. Beğenir miydi beni? Hayır hayır bu anı değildi aradığım.
Kurtarabildiğim anılardan biri daha. Beyaz bir bavulu da vardı. Nereye gidiyordu? Otogara mı? Otogar hapsederdi onun pürüzsüz bedenini… Ruhunu emerdi. Sesi çıkmaz, çıksa bile dağılırdı kremamsı pis havada, duyuramazdı kendisini. Ne olmuştu da yaz, tüm sıcaklığını kucaklayıp gelmişti bana. Zaman geriye akmıştı da Eylül’den Haziran’a geçmiştim. Temmuz’un ortalarına kadar soluksuz koşmuştum. Susuz, nefessiz. Dili dışarıda, göğsü körük gibi inip kalkan bir köpektim.

Bacaklarım çekmiyordu artık, tozlu zemine yattım. Ayağa kalsam yere düşeceğim. Hiçbir yerim tutmayacak. O adam yakalamış mıdır otobüsü? Herkes kendisinin birer kopyası sanki. Ya da onların anıları içinde bir yabancıydım ben, kimse yardım etmiyordu. Görüntüleri dağılıyordu kremamsı havanın içinde. Megafonun cızırtısını işitiyordum, ü…ç… y…ü…z…. b..e..ş….. Kalkmam gerek, bulmalıyım onu. Dünya nasıl olması gerekiyorsa öyle. Kendi kendini kurtaramayanı hiç kimse kurtaramaz. Haklıydı o şair.

Kurtaramadım. Ne annemi ne de onu. İkisi de beyazlar içinde…

***

Berber dükkanının içinde kimseler yoktu. Gaz lambaları hala sıralıydı malzeme dolabının üzerinde. Koltukların kahverengi derisi çocukluğumdaki kadar parlak değildi artık. Yer yer çatlamış, gezdirdim ellerimi, kaba ellerimi, suni deri ufalandı. Sırları siyahlaşmış aynadan baktım kırk yaşıma. Ne zaman çocuk olmuştum? Kaç yaşına kadar? İki miydi üç müydü? Pompalı kolonya şişesini aradı gözlerim. Kırılmış… Çocukluğum gibi… Annesizliğim büyütmedi beni. Şimdi kim bu aynadan bakan lekeli yüz? “Hoş geldin beyim,” dedi berber. Siyah saçları bıyıkları beyazladı. Gergin cildi sarktı gözlerimin önünde. “Saç, sakal,” dedim. Berber konuşmaya hevesliydi; ama beni hatırlamadı. Nasıl hatırlasın? Babamı söylesem hatırlardı. “Nazım’ın daha el kadarken anasız kalan oğluyum,” deseydim, “hani büyük olay olmuştu ya,” deseydim. “Kolonya verdin, çay şekeri verdin bana,” deseydim hatırlardı. Ama o kendi alemine dalmış anlatıyordu da anlatıyordu. Yaşlı insanların ömürlerinin sonuna iyice yaklaştıklarının farkındalığıyla eski anılara tutunmaları… “Herkesin bir tutamacı var bu hayatta,” dedi kafamdaki ses. Berberi dinlemedim. Parasını ödeyip çıktım. Roma Otel’de 305 numaralı odaya çıktım. Otogara bakan pencereyi açtığımda anlaşılmaz sesler odaya doluştu. Hava ağırlaştı, kremamsı bir hal aldı. Banyonun kapısını omuzlayarak açtım. Paltomun cebinde berberden aldığım makas vardı.

***

Ölüm yatağı başında duruyor
Ölüm solgunluğunda, zayıf ve uzun saçlı
İnce incecik solgun elleriyle demir karyolasını tutuyor ölmesi gereken o anda.

*Bu metinde Tezer Özlü’nün metinlerinden bir çok kapalı montaj bulunmaktadır.

YAZAR HAKKINDA

Gizem Ozan Aslan

En sevdiği çiçek yasemin olan kadın, gecenin sessizliği içinde yazıyordu. Yarayı ve izi… Zamanı ve yansımayı… Bazı kelimelere fena takıntılı, karakterleri hezeyanlı, deliliği düş ile değiş tokuş ediyordu. Kendini bildi bileli…

Bir Yorum Yazın

1 Yorum