Bazen bir film izlersin ve bitince “Ben ne izledim şimdi?” dersin ya… Vivarium tam olarak öyle bir film. Dışarıdan bakınca sıradan bir çiftin ev bakma hikâyesi gibi başlıyor ama film daha ilk dakikalarında bu işte bir tuhaflık olduğunu sezdiriyor.
Genç bir çift, yeni bir hayat kurmak için ev arıyor. Bir emlakçı onları Yonder adlı tek tip evlerden oluşan bir siteye götürüyor. Pastel yeşil çimler, aynı gökyüzü, aynı evler… Fazla düzenli, fazla kusursuz. Sonra emlakçı ortadan kayboluyor ve çift bir türlü o siteden çıkamıyor. Nereye gitseler yine aynı eve dönüyorlar. İşte film tam burada başlıyor aslında.

TEK TİP HAYATLAR, TEK TİP İNSANLAR
Yonder’daki evlerin hepsinin aynı olması tesadüf değil. Film burada bayağı açık bir gönderme yapıyor: “Mükemmel hayat” diye pazarlanan şey aslında birbirinin kopyası hayatlar. Ev al, çim biç, çocuk yap, çalış, öl. Paket program gibi. Dışarıdan bakınca güvenli ve düzenli ama içinde ruh yok.

Gökyüzü bile yapay. Bulutlar plastik gibi. Yağmur yok, değişim yok. Doğa yok. Her şey kontrol altında ama fazlasıyla steril. Sanki bir akvaryumun içindeler. Zaten film adını da buradan alıyor: vivarium, yani canlıların cam bir fanusta gözlemlendiği yer.
KUTUDAN ÇIKAN ÇOCUK MESELESİ
Bir gün kapının önüne bir kutu bırakılıyor ve içinden bir bebek çıkıyor. Üzerinde de şu not: “Çocuğu büyütün, özgür kalın.” İlk bakışta basit bir görev gibi duruyor ama çocuk normal değil. Hızla büyüyor, mekanik konuşuyor, taklit ediyor ama asla tam “insan” olmuyor.

Burada film bence en rahatsız edici yerinden vuruyor. Ebeveynlik, sistem, sorumluluk… Çocuğu büyütmek bir sevgi hikâyesinden çok bir zorunluluk gibi. Sanki çift, kendilerine ait olmayan bir düzeni sürdürmek için kullanılıyor. Çocuk büyüdükçe onların enerjisi tükeniyor. Sistem kendini onların üzerinden yeniden üretiyor.
ÇUKUR VE UMUTSUZLUK
Tom’un bahçede durmadan çukur kazması da ayrı bir sembol. Kaçmak için kazıyor ama aslında kendi mezarını hazırlıyor gibi. Bir yandan umudu temsil ediyor, bir yandan da boşuna çabayı. Ne kadar uğraşırsan uğraş, çıkış yok. Döngü kırılmıyor.
Film ilerledikçe insan şunu hissediyor: Bu sadece bir korku ya da bilim kurgu hikâyesi değil. Bu, “hayat böyle mi geçecek?” sorusunun görsel hali.
SONUÇ: BOĞUCU AMA DÜŞÜNDÜRÜCÜ
Vivarium izlerken keyif aldığın bir film değil. Eğlenceli değil, rahatlatıcı hiç değil. Ama bittikten sonra kafana takılıyor. “Ben de bir Yonder’ın içinde miyim?” diye düşündürtüyor.
Mükemmel görünen düzenin aslında ne kadar sıkıştırıcı olabileceğini, sistemin kendini nasıl yeniden ürettiğini ve bazen en büyük korkunun canavarlar değil, sıradan hayat kalıpları olduğunu söylüyor.
Kısacası, Vivarium bir kara masal. Pastel renkli bir kabus. Mükemmelliğin kapanı.
