Edebiyat

Renk İmparatorluğu

“Yorgunum,” diyor kendi kendine. “O kadar çok düşünmek, o kadar çok arzulamak zorunda kaldım ki.”

-Julio Cortazar

Topuklarımın kaşıntısına uyandım, deli gibi kaşınıyordu. Birbirlerine sürte sürte kaşıdım ve yataktan kalktım, telaşsız. Perdeyi açmak için cama doğru yürüdüm. Camı açıp camın sol üst köşesine sıkışmış perdeyi kendime doğru çektim, sonra da yatağın başında duran paketten bir sigara alıp yaktım. Camdan dışarıya baktım, geceydi ve böyle detaylar…

Aşağıdaki otomobil siluetleri bu renk imparatorluğunun bok böceklerine ve ateş böceklerine benziyordu.

Yorgunum, hissediyorum. Günlerdir çok yorgunum. Koca bir kaya, koca bir yaka, koskoca Sisifos kadar yorgunum. O kayanın altında ezilip yok olasım var.

Sigaram bitince izmariti ilk üç parmağımın arasında hafifçe ezerek camdan dışarıya doğru fırlattım. Sanki sokağa tükürür gibi, tam bir pislik gibi. Küçük bir izmaritin kıvılcımında yok olsun perişan böcekler. Gülümseyen ve aniden dönüp aynada kendi yüz ifadesine bakan biri gibi zavallı, aynaya poz veren ağız gibi hüzünlüler. Ben de onlardan biriyim, otomobilin içinde veya dışında, farketmez.

Yatağa dönüp kafanı göğsüme aldım. Saçların hala tuz kokuyor. Deniz havası iyi gelmiyor sana; böyle deliksiz uyuyorsun sonra. Saçların, kokun beni delirtiyor, bir yandan da kokuna ve seninle yaşamaya bağımlı bir deli gibiyim. Deli görse “bu mu deli?” der, desin. Dün giydiğin sarı bikinine, bikininin kasıklarına değen kördüğümlerine bağımlı bir deliyim. Sonsuzluk, sarı bikinin olsun; uçlarını aç iplerini de kalbime bağla sevgilim. Benim bütün yorgunluğumu alıyorsun…

O kayanın sonsuz yuvarlanışı gibi böyle anlar ve böyle anlarda zıtlıklar ordusunun çarpıştığı diyarlarda yerlerde sürünüyor, süpürülüyoruz. Bu toz dumanının ve sararmış parmaklarımızın arasında kalemimizle, kelimelerle, düşüncelerimizle biz; gece gibi siyah yüzüyle dans ediyoruz böceklerin, tıknaz, yaşlı, irin bakışlarıyla, çürük dişleriyle ve yağ kokan nefesleriyle zavallıların; çatallı sesleriyle ve bazen bazı çok güzel kadınlarla ve her zaman salt çıplak sadece ikimiz sevgilim, dans ediyoruz. Tüm ölüler ve yaşayan tüm boktan şairlerle dans ediyoruz. Kokunla dans ediyoruz. Dans dans dans… Sıçraya sıçraya, yunuslar gibi biz tekrar tekrar. Tekrar tekrar ve tekrar tekrar.

Uyumuşum…

“Biz tekrar tekrar yaptığımız şeyiz, biz tekrar tekrar yaptığımız şeyiz.” Sesin bir uğultuya dönüşüyor; bir sisin içinden geçip bana yaklaşıyor. Derin nefesler alıp yutkunuyor, gözlerimin içine içine bakıyorsun. O muhteşem çenen sen yutkundukça hareket ediyor; kibarca, pervasız. Yutkunup duruyorsun. İçinde bulunduğumuz oda da seninle birlikte yutkunuyor, bir çarşaf gibi dalgalanıyor sanki. Kafamı yavaşça sola çeviriyorum. Cama yansıyan siluetim kana bulanıyor. Korkuyla sana çeviriyorum yüzümü, bu sefer tüm çehren kana bulanıyor ve gözbebeklerin büyüyor, büyüyor, büyüyor da büyüyor; daha da büyüdükçe o kara deliğe doğru kıvrımlarımla ve hafifliğimle, süzüle süzüle sana, ağzına doğru geliyorum; hüp diye yutuyorsun beni. Bir spagetti gibi yutuluyorum. Kafamda aynı boğuk ses, “biz tekrar tekrar yaptığımız şeyiz, tekrar tekrar.” Sonra da o yutulma hissiyle uyanıyorum işte, tarifsiz. Sabah olmuştu.

Uyanıyoruz, ay çiçekleri gibi güneşe doğru, aynı anda, ari ve kati.

Boynumun sağ tarafını uzunca koklayıp öpüyorsun sonra da sırtüstü uzanıyorsun. Yatağın kenarında gözlerini açmış süt gibi pürüzsüz duruyorsun öyle. Sol kolunla hafif hafif göbeğimi kaşıyor, “duş almam lazım,” diyorsun. Ve böyle detaylar.

İçine alıyor nefesin nefesimi. Al sevgilim. Kireç kaplı küvetlere dal da sırlarını göğsüme yasla benim su perim. Sana pembe elmaslardan çeşmeler yaptıracağım, taşıdığım ağır taşları üst üste koyup şelaleler yapacağım sana. Akasyalar, açelyalar ekeceğim etrafına ve çiçekli kiraz ağaçları… Güneş, tenin kadar berrak suyun yüzeyinde peri tozlarına dönüşecek. Bir metale kıstırılmış yitik hayaller suyun dibinde çehren gibi parlayacak. İnsanların bitik, yitik hayalleri, mahvolan su perileri, perişan böcekler. Yunusların havuzda sıçrayışı gibi acınası, tekdüze. Ve sen o havuzun tam ortasında çırılçıplak, pürüzsüz. Sen bebeğim bana dedin ki: “Mükemmellik.” –sensin mükemmel- “Bir eylem değil,” dedin. –sözcükler eylemlerin yönünü belirlediler sevgilim- “Mükemmellik bir eylem değil alışkanlıktır canım. Evet biz tekrar tekrar yaptığımız şeyiz. Bu nedenle mükemmellik bir eylem değil alışkanlıktır,” dedin. Benim tatlılar tatlısı Aristom! O güzelim sırtını sadece bana göster… Mahvolan su perilerine inat arsız oklarını kalbime sapla. Rüyalarıma inat atomlarımı sars benim tatlı filozofum. Benim bütün yorgunluğumu alıyorsun…

 

 

NOT: “Biz tekrar tekrar yaptığımız şeyiz. Bu nedenle mükemmellik bir eylem değil alışkanlıktır.” sözü her ne kadar Aristocu yaklaşımı yansıtsa da Aristoteles’in dile getirdiğini aktaran güvenilir herhangi bir kaynak bulunmadığını aktarmak isterim. Bu söze, 1926 yılında Will Durant adlı yazar tarafından kaleme alınan ve tarihin en ünlü filozoflarının hayat hikâyelerini aktaran “Felsefenin Hikâyesi (The Story of Philosophy)” adlı kitapta rastlanmaktadır.

Gizem Akın

Bana bu kimliği yaz deseniz, birinci tekille yazılmış sıkıcı bir durum öyküsü yazarım. Anlat deseniz, anlatamam.

YAZAR HAKKINDA

Gizem Akın

Bana bu kimliği yaz deseniz, birinci tekille yazılmış sıkıcı bir durum öyküsü yazarım. Anlat deseniz, anlatamam.

Bir Yorum Yazın

5 + 1 =