Edebiyat

MAJÜSKÜL İPUÇLARI

Ben hasta bir adamım. Ruhumu en bilinmez, en yalnız köşelere sürükleyen; zihnimi tuzağa düşürüp her şeyi, herkesi, hatta kendimi bile bana yabancı eden; ama asla öldürmeyen bir hastalık bu.

Bu hastalığa ne zaman, nerede yakalandım, tam olarak hatırlamıyorum. Galiba her şey geçen kış başladı; o en uzun gecede. Bir rüya gördüm. Yalnız başıma yürüyordum, her gün geçtiğim sokakta. Yürüyordum kimsesiz evlerin önünden; yalnızca solgun renkleri kalmış geriye. Sırasıyla sarı, yeşil, mavi… Sarı renge boyanmış olanın beyazdan kemerlerine su damlıyordu, karla kaplanmış çatısından. Kar durmuştu, ben daha rüyaya dalmadan.

Karşısında ise beni her zaman tedirgin eden soluk yeşil, iki katlı ev. Yarı açık pencereleriyle üstten üstten bakıyordu. Karanlık dolaşıyordu içerde. Yan yana açılmış dört kapının arasında iki ağaç uzanıyordu; onlardan izin almadan kimsenin geçmesine izin vermeyeceklermiş gibi. Tepelerinde de ferforjeden sokak lambası… Bir suç işlesem hemen yüzüme vuracaktı sarı ışığı, gecenin karanlığında. Oysa gündüz vaktiydi. Yanmıyordu lambalar. Yine de geçemedim oradan.

Daha ilerideki solgun, mavi evin alt kat panjurları sımsıkı kapalıydı; ama üst kattaki pencerelerin perdeleri açıktı, yeşilden daha davetkâr. Karda yürüyordum, tek başıma. Bir tek ben basıyordum kara. Ardımda ayak izleri… Öylesine belirgin… Tek başıma değildim sonra. Yüzler eşlik ettiler bana. Hiç görmediğim yüzler. Her gün yanlarından geçip gittiğim yüzler. Geçmişe gittik birlikte. Ardıma baktım, odaya. Bembeyaz kar yerine; yerde pis, kalın bir halı. Perdeyi hafifçe araladım. Dışarıda kara köpeğin gölgesi. Henüz güneş doğmamıştı. Oturuyordu herkes. Konuştular fısır fısır. “Çok gençti daha. Bu da kaldı tek başına.’’ Gözlerim annemi aradı. “Babası da yıllar önce bırakıp gitmiş.’’ Kalabalıktı çok. Tanıdım bazılarını, çoktan koparıp attığım o tenha, gizli takvimlerden. Annemi tanıyamadım. Bembeyaz yüzü buz gibi teninde. Dolaştım aralarında. Acıyan yüzleri bana dönük… Konuştular hep bir ağızdan; dinledim, anlamadım. Gittiler sonra, uyanmamı bile beklemeden. Bir kadın geldi. Saçları kadifeden, ipekli. Saçımı okşadı. Uyandım.

Ardı arkası kesilmedi rüyaların. Geceler kısaldıkça, rüyalar uzadı. Önce aldırmadım. Her şey belli belirsizdi. Yüzler hala tanıdık, hatıralar hala canlıydılar. Her gün yürüdüm sokaklardan tek başıma. Sırasıyla sarı, yeşil, mavi. Ardımda silik ayak izleri. Adım attıkça soluklaşan…

Uyudum tekrar, uyandım. Görmediğim yüz kalmadı. Sonra kadın geldi yine, saçları kadifeden. ‘’Anne,’’ dedim. Sustu. Koynunda el kadar tren. Verdi bana. İlk oyuncağımdı benim. Tren çuf çuf gitti. Okşadı başımı kadın. Tren rayların üstünde bir tur attı. Dumanı tüttü tepesinden. ‘’Gitme,’’ dedim. Kadın gülümsedi. El salladı bana trenden. Gözleri yaşlı… Tek başıma kaldım. Tren son bir tur daha attı, kaybolup gitti uzaklara. Herkes el salladı. Konuştular hep bir ağızdan; dinledim, anlamadım. Uyandım sonra.

Ardı arkası kesilmedi rüyaların. Kötü bir hastalığa tutulduğumu anlamıştım. Zihnim, bedenim, hafızam zayıflıyordu. Ne zaman tanıdık bir yüz görsem, ne zaman hatıralarımı yoklasam, kafamın içine yerleşen bir sis yoğunlaşıp en katı halini alıyor, gerçeklikle arama giriyordu. Aynada yüzüm gittikçe soluklaşıyordu. Ardımı görür gibi oluyordum bazen. Saçları, kadifeden… Geceler iyice kısaldı. Ben yürümeye devam ettim sokaklarda. Sırasıyla sarı, yeşil, mavi. Süzülüyordum artık, hiç iz bırakmadan.

Uyudum tekrar; uyandım. Kadın her seferinde geldi. El ele koştuk sokaklarda. Küçük bir kızdı şimdi; yalnızlığımı paylaşan. Diğer yüzler de eşlik ettiler bize. Hepsinin saçları kadifeden, ipekli. Ama arkadaşım değildi onlar. Oynadık karların üstünde. ‘’Seni bekliyorum,’’ dedi küçük kız, elinde yapma bir gül, ‘’geçmişe gidelim birlikte, tahta atınla geçtiğin.’’ ‘’Tamam,’’ dedim, ’’sen de gel benimle.’’ Gelmedi. ‘’Beni evden beklerler,’’ dedi, gitti. Ben de sürdüm atımı uzaklara. Kalanlar el salladılar. Hepsinin saçları kadifeden, ipekli. Hangisi gerçek, bilemedim. Uyandım sonra.

Ardı arkası kesilmedi rüyaların. Geceler yeniden uzamaya başladı, rüyalar kısalırken. Yüzleri ve anıları tamamen kaybettim. Bir ben kaldım, beyaz tül perdelerle kat kat çevrelenmiş. Kendime bakmaya korkar oldum. Tüm aynaları kaldırdım. Baktığım her yüz eğilip büküldü, tek bir yüze dönüştü. Saçları kadifeden, ipekli. Kim olduğunu bilmediğim. Yürüdüm sokaklarda yalnız başıma. Sırasıyla sarı, yeşil, mavi. Her an daha da soldular. Yerler çıplak. İzlere bakmadım bu sefer. Artık yoktular.

Uyudum tekrar; uyandım. ‘’Kimsin?’’ dedim. ‘’ Saçlarım kadifeden,’’ dedi. ‘’Şimdi değil, yazlık sinemalarda buluşalım. Gelecek misin? ’’ ‘’Geleceğim,’’ dedim,’’ hep seni bekledim.’’ Kalabalıktı çok. Hep birlikte yürüdük sinemalara. Oyuncular da oradaydı. Konuştular benimle, hepsinin de saçı kadifeden. Ama film oynamadı. ’’Gel,’’ dediler hep bir ağızdan, ‘’gelirsen söyleriz sana.’’ Hangisi gerçek, bilemedim. ’’Gel ,’’ dedi kadın, saçları kadifeden. Çok genç ve güzel. ’’Bulmak zorundasın,’’ dedi. ‘’Ancak o zaman söylerim sana kim, ancak o zaman derdini.’’ Uyandım sonra.

Anladım o zaman kim iyileştirecek beni. Tekrar en uzun gece bitmeden, o kadını bulmalıydım. Nereye gideceğimi bilmeden yürüdüm. En ufak bir fikrim yoktu. Ama bana ‘’Gel,’’ demişti, “söylerim sana.’’ Demek beni bekliyordu bunca zamandır. Her şey iyi olacaktı. Beni iyileştirecek, bu boğucu sisin içinden çekip çıkaracaktı. Kim olduğunu bulursam…

Yürüdüm sokaklarda bir ipucu arayarak. Kar yağıyordu yeniden. Ayağımın altında ezildiler. Sonra garip bir his doğdu içime, bu sefer göreceğimi biliyordum. Dönüp baktım. Ardımda tek bir ayak izi, öylesine belirgin… Hemen süzüldüm oraya. İz değişti, kocaman bir B harfine dönüştü. Bana gönderdiği ipucu olmalıydı bu. Kafama iyice kazıdım. Sonra açlıkla etrafıma bakmaya devam ettim devamı gelir mi diye. Yeşil eve bakmaya çekiniyordum. Ağaçlar hışırdayıp duruyordu kar gibi durgun gecede. Yaklaştım yanlarına, ayaklarım tedirgin. Tam o anda lamba yandı, sarı ışığı vurdu ağacın yüzüne. Sonra değişti yapraklar. Nefes bile almadım. Büyük bir E harfi. Kalbim sıkıştı. Çok az kalmıştı, hissediyordum. Dönüp mavi eve baktım. O da bir ipucu verecek miydi bana? Umudum yaklaştıkça daha da arttı. Çünkü her zaman kapalı olan alt kat panjurları sonuna dek açılmıştı. Sokağın görüntüsü yansıyordu camından. Ardında beyaz tül perdeler… Kendi yüzümü gördüm önce. Sonra cama nefesim vurdu. Yüzüm dağılıp gitti. Biri parmağıyla yazar gibi harf oluştu buğuda. Büyük bir N.

B-E-N. ‘’Ben,’’ diyordu ipucu. ‘’Sen kimsin?’’ dedim. Değişti harf. Kendimi gördüm yeniden. Saçlarım kadifeden ipekli. Dehşetle geriye kaçtım. ‘’Ben,’’ dedi yüz. Gülümsedi bana. Anne, kız, kadın… Tül perdeler salınıyordu yüzünde. Koynunda el kadar tren. Ağzı kıpırdadı. Ama tüm yüzü konuşuyordu sanki. ‘’Ben,’’ diyordu. Kim olduğunu söylemiyordu. Göremiyordum ben de. Harfler uçuşuyordu yüzünde. ’’Ben,’’ diyordu yalnızca. Ağzı, gözü, burnu, kaşları hepsi birden “Ben,” diyorlardı. En çok da saçları… Kadifeden ipekli… Ben, ben, ben… Neden göstermiyordu kim olduğunu? Neden daha açık konuşmuyordu? Bilmiyor muydu ben, ben hasta bir adamım.

YAZAR HAKKINDA

Ezgi Orhan

Poe’nun dehşetengiz öykülerinin karanlığı ile Miyazaki’nin rengarenk ve duygu dolu dünyasının arasında kalmış, yolunu bulmayı çok da umursamayan kayıp bir ruh. Neden yazar, neden çizer? Çünkü konuşmayı sevmez, anlatmayı da sevmez; ama hayal etmeyi sever. Gerçekleştirmeyi umursamadan hayal eder. Bunları da kağıda döker. İleride ait olamadığı bu dünyadan kaçıp Neverland’a yerleşmek, kitapları ve boyaları ile sonsuza dek mutlu yaşamak istemektedir. Ama şimdi katılması gereken bir karnaval var.

Bir Yorum Yazın

2 Yorum

  • Anlatıcnın düşü, anıları, geçmişi hepsi iç içe geçmiş, harmanlanmış. Okuyucuda yoğun duygular, çağrışımlar uyandırıyor. Tebrikler

  • Okuduğun zamanı hatırlıyorum, cümlelerin yalınlığı ve yoğunluğu hala heyecan veriyor.