Edebiyat

Madam Marika

Dün nasıl bir yağmur vardı, iliklerimize kadar ıslandık. Kendisi burada olsaydı “Rahmet yağıyor,” derdi, “ne şanslı.” Madam Marika en sevdiğim komşum. Apartmanın en üst katında oturuyor. Oturuyordu. Dünden beri yok. Ne zaman bir yemek yapmaya kalksam çıkar gelir. Bütün kapılar açıktır ona. Zaten kaç kişiyiz şu apartmanda. Alır elimden kepçeyi: “acele etmeden yavaş yavaş karıştıracaksın, yemekle beraber kadın da pişecek ateşte” der. Hangi yemeği yapmaya niyetlensem bir malzeme eksiktir bizim evde. Marika hemen sorar:

-Soğansız olur?

-Niye olmazmış?

-Elalem ne der zuu?

-Sen de mi Marika?

– Olmaz kuzum. Mu mama, mu papa, böyle öğretti bize. Bende vardır. Dur bekle.

Açıktır evimin kapısı. Apartman sakinleri her türlü ihtiyaçlarında girip çıksın, beni merak etmesinler, kedilere çiçeklere bakabilsinler diye daima açıktır kapım. Aslında çiçekler de kediler de hatta ev eşyaları da onların. Ben sadece üç kat arasında koşturup, ortalığı toplamaya aday bir kiracıyım. Aslında doğduğumdan beri bu evdeyim. Sadece benim hikayem biraz geç başladı. Onlar buradaydı hep.

İlk tanıdığım Sibel Hanımdı. Kış gecelerinde “Kırk Haramiler, Arzu ile Kamber” masalları anlatırdı. Zamane annelerinin her gün yeniden yazarak anlattığı masallar gibi değil. Ben en çok Arzu ile Kamber masalının sonunu dinlemeyi severdim. Dörtlükler halinde bir Arzu’nun ağzından, bir Kamber’in ağzından namelerle anlatırdı: Arzum suya vardın mı, Elin yüzün yudun mu? Sonunda bir telaş gelir üzerine, nedeni belki de benim kapanmak üzere olan çocuk gözlerimin uykusudur: “Arzu ile Kamber iki gül ağacı olmuş. Tam büyüyüp birbirlerine kavuşacakları zaman aradan cazı karının cesedi diken olup çıkarak, onları asla kavuşturmazmış”. Evet, “cazı”, öyle derdi. Belki de o cazı sözü için sevdim tüm masalı.

Bir çaput parçasıyla yağladığı saçta un süt ve kabakla sadece tadını anımsadığım, bir şeyler pişirirdi. Her zaman elinin altında süt, yoğurt, yumurta ve para olurdu. Çok becerikliydi. Kuran okur, cenaze yıkar, hasır dokur, yorgan dikerdi. Yeme isteği öyle güçlüydü ki, adeta yemek için yaşıyordu. Toprağa verdiği sayısız çocuk ve torun bile iştahını kapatmamıştı. Karın tipi gibi yağdığı bir gece kim bilir hangi hacı arkadaşının evinden dönüyorduk? Akşam yemeği yenmiş, kuranlar okunmuş, ilahiler söylenmişti. Bu arada sobanın başında uyumuş olan beni uyandırmış çekiştire çekiştire yürütüyordu. Yerde iki avucun kavrayabileceğinden biraz büyük bir kese kağıdı gördük. Şimdi anımsamıyorum; gözü görmediğinden mi yoksa kamburu izin vermediğinden mi, içinde ne olduğunu anlamak bana düştü. Uyku sersemi şöyle bir iki yoklayıp “balık kafası,” dedim, yürüyüp gittik. Bizden sonra onu bulan komşudan, Almanya’dan gelmiş; içi kremalı, üstü çikolata kaplı kağıtlı şeker olduğunu öğrenince bana demediğini bırakmamıştı. Başımın açık olmasından başlayıp, zaten annemin ne idüğü belirsiz bir kadın olmasına kadar saymıştı. Çikolata sevmem, hiçbir halini. Uzun kış gecelerinin bitmez suskunluklarını masallarla doldurmaya çalışan Sibel Hanım’ı ne zaman nerede bıraktım anımsamıyorum.

Ama bazı şeyleri de dün gibi hatırlıyorum. Günlerden bir gün Marika Hanım’a bir pikap getirdi misafirleri. Her gün işlerini bitirip kahvesini pişirdikten sonra kutusundan özenle çıkarır, küçük bir kadehe vişne likörü koyup pikabın iğnesini koldan kaldırıp plağın üzerine yerleştirir ve sigarasını yakardı. Sözlerini anlamadığım hatta sözsüz şarkıları dinler, usul usul el çırpardım. Sibel Hanım’ın beni her gün defalarca gönderdiği yerin yedi kat altındaki cayır cayır yanacağım cehenneme bir kat daha eklerken ayağa kalkıp zıplama isteğimi bastırırdım. Anlar mıydı acaba? Bazı şarkılarda ellerimden tutup kaldırır, kendisiyle dönmeye zorlardı beni. Bazen de gözlerini kapatıp kendi cennetinde dolanırdı. Dudaklarında başka türlü bir gülümseme… Ama bazı şarkıları dinlerken de bir gözyaşı damlası akardı yanağına, belli ki onun da bir cehennemi vardı.

Akşama yine kahvaltı edilecek bu evde. Annem olsa; Annem… en az tanıdığım… yanımda olamayan… buna izin verilmeyen kadın… aslında hep yanımdaydı şimdi olduğu gibi: “Olsun, kızım kahvaltı da çok güzel oluyor” derdi. “Onu hiç affetmeyeceğim demişti” Sibel hanım 95 yaşında öldüğünde. Bana emzikliyken babası öldüğünde annemin sütü kesilmiş. Bana içirmek için bir bardak süt vermemiş Sibel Hanım. “Asla.” Oysa annemin barış yolunu bulamayacağı hiç kimse yoktur yeryüzünde.

Oluyormuş Marika Hanım, yemek yapmadan bile oluyormuş. Bu çökmüş obruğun dibindeki yangın yakarken genzimi, sen de gittin ya şimdi… Olmadı. İçimdeki bu ölüler evini de götürseydin ya… Tam da artık kendimi kucağıma alıp dinlendirme zamanı geldi derken…

10

YAZAR HAKKINDA

Rukiye Çetin

Okumak daha çok yer işgal etse de yaşamımda, yazmak her zaman ya kalemimin ucunda ya da aklımdaydı. Uzun süren bir eylemsizlik sonrası yazma uğraşına yeniden döndüm. Katıldığım yaratıcı yazarlık atölyesinde birlikte olduğumuz, hem çok şey öğrenip hem de çok eğlendiğimiz arkadaşlarımla bu karnavala ben de katıldım. Gezgin bir göçebe, acemi gurme, balkon bahçeci olarak , kentlerden, kırlardan topladığım dağarcığımdaki sesler, renkler, tatlar ve kokularla kalabalığa karışmaya çalışacağım.

Bir Yorum Yazın

1 Yorum