Edebiyat

Lunapark

Dünya ile aramda saydam bir cam var. Nefesimin sıcaklığı ile buğulanan, buğulu bir cam… Yaslıyorum alnımı cama. Soğuk…

Cama vuran yağmur damlaları camda bir süre asılı kaldıktan sonra yavaşça aşağı süzülürler. Bir damlanın yerini bir başkası alır. Bir döngü halinde devam eder bu, ta ki yağmur dininceye kadar. Yağmurun dinmesini hiç istemem oysa. Ne zaman bir yolculuğa çıksam, yağmur yağsın diye dua ederim. Ne olur yağmur yağsın…

Çok geçmeden yağmur başlıyor. Gözlerimin önünden akan uçsuz bucaksız yollar bulanıklaşınca avucumla ovalıyorum camı.  Avuçlarımda bir ıslaklık hissi oluyor. “Yol, bir yerden bir yere gitmek için aşılması gereken mesafedir,” diyorsun sen, “önemli olan nereden geldiğin değil, nereye gittiğindir.” Ben öyle düşünmüyorum. Nereden geldiğin de en az nereye gittiğin kadar önemlidir. Çünkü nereye gidersen git, dönüp dolaşıp varacağın yer başlangıçtır. Hayat hep böyledir işte, o yüzden ihtimalleri doğuran başlangıçlardır. Yollar çatallandıkça yaptığımız seçimler, kontrolün bizde olduğu yanılsamasını yaratmak içindir. Labirentin içinden içgüdüleri ile kurtulmaya çalışan bir faredir insan.

Arabanın içi bir ana rahmi gibi sıcak, üzerime bir ağırlık çöküyor, uykuya dalıyorum. Düş gördüğümü biliyorum. Lunapark sadece düşümde var. Düşümde çocukluğumun geçtiği kentin dolambaçlı sokaklarında dolaşıyorum. Çift kale maç yaptığımız top sahası bomboş, apartmanın önündeki ıhlamur ağacı ise hala yerinde. Rüzgâr esiyor olsa belki kokusu burnuma bile gelir. Eve dönmek ile lunaparka gitmek arasında karar veremiyorum. Sebepsiz bir sıkıntı içime oturuyor. Annem merak etmiştir beni. Eve dönmem gerek. Annem öleli epey oldu oysa…

Hızlı adımlarla evimizin bulunduğu sokağa varıyorum, zile basıyorum, anahtarım yok. Pencereye tanımadığım bir adam çıkıyor. Yanında bir kadın var. Pencerenin önünde sessizce bekliyor, tek bir kelime etmeden gözlerini dikmiş bana bakıyorlar. Ben konuşmaya çalışıyorum. Siz kimsiniz diye sormak için ağzımı açıyorum ama sesim çıkmıyor. Sıcak basıyor, terlemeye başlıyorum. Her şey tuhaflaşıyor. Adam ve kadın öylece bakmaya devam ediyor. Ben de olduğum yerde dikilip onlara bakıyorum. Evimizde başkalarının yaşamasına içerliyorum belki. Ev bizim evimiz, ama bir terslik var biliyorum. Evi şaşırmış olma ihtimalim yok. Doğup büyüdüğüm bu sokaklarda kaybolmuş olamam.

Eğer bildiğiniz bir sokakta kaybolmuşsanız, düş görüyorsunuz demektir. Eğer rüyada olduğunuzun farkına varırsanız, iradenizi kullanarak rüyayı kendi amaçlarınız doğrultusunda şekillendirebilir ve rüya üzerinde hâkimiyet kurabilirsiniz.

Benim sıklıkla gördüğüm bir rüya var. Bu rüyada evimizin yakınlarında bir lunapark var. Yerini çok iyi biliyorum. Rüyamda tesadüfen buldum burayı. Gerçekte evimizin semtinde bir lunapark yoktu. Hiçbir zaman da olmadı. Ne zaman rüyamda kaybolsam, bu lunaparka giderim hep. Eğer lunapark oradaysa, yani olması gerektiği yerdeyse, rüya gördüğümü bilirim.

Otomobil yolda bir tümsekten geçiyor ve sarsıntıdan uyanıyorum. Her şeyi en başından anlatmalıydım aslında.

Konuştuğumuz gibi, artık kullanılmayan otobüs terminaline giden yolun kavşağında, seni bekliyordum. Dikkat çekmeyecek, temiz bir araba bulacaktın. Çalıntı olmayacaktı. Eski model, ucuz fakat bizi yarı yolda bırakmayacak bir şey… Kaçıp gidecektik buralardan.

Uzun süre bekledim. Yol oldukça ıssızdı. Artık tam geleceğinden umudu kesmek üzereydim ki, uzakta bir araba göründü ve içimi bir sevinç kapladı. Bir terslik olduğunu anlamam ise uzun sürmedi. Araba yaklaştıkça içime bir korku dalgası yayılmaya başladı. Bir polis arabasıydı bu ve içinde sen yoktun. Araba tam önümde durdu. Polisler sivil giyimli ve silahlıydılar. Arabaya bindirilmeden önce ellerim kelepçelendi. Araç hareket ettikten bir süre sonra ise yağmur başladı. Yağmur damlalarının arabaya çarparak çıkardığı pıtırtıları duydum. Ardından çalıştırılan cam sileceklerinin yavaş tempodaki ritmik sesleri geldi kulağıma. Seninle beraber gittiğimiz bir piknikte aniden yağmur bastırınca, alelacele tüm eşyalarımızı bagaja doldurup, eve geri dönmeye kalkmıştık. Onu hatırladım nedense. Tüm sesler birbirine benziyor ve zihnimde tuhaf çağrışımlar yaratıyordu. Bileklerim kelepçeliydi ama buğulanan camı ovalayabildim. Islaklık hissi gitsin diye de pantolonuma sildim ellerimi ve kendimi senin kullandığın bir otomobilde olduğuma inandırarak uykuya daldım.

Yolculuk ne kadar sürdü bilmiyorum. Bana oldukça zaman geçmiş gibi geldi. Etrafa baktığımda şehrin, büyük caddelerin, bina ve apartmanların uzaklarda kaldığını gördüm. Tanrının unuttuğu bu yere gelmek için uzun bir yolculuk yapmış olmalıydık. Şehrin dışına yeni kurulan bu binanın tam karşısına büyük bir de park yapılmıştı ve ağaçların üstünden bir dönme dolabın siluetini gördüm. Her şey rüyama ne kadar da benziyordu. Hangi esrarlı anlamın işaretini taşıyordular kim bilir.  Tüm lunaparklar birbirine benzer oysa. Bu düşünceleri kafamdan atmaya çalıştım.

Arabadan inince gözlerimi bağladılar. Yürümeye başladık. Bir kapının açılırken çıkardığı metalik sesi duydum. Kapıdan girdikten sonra uzun koridorda tam elli adım yürüdük. Sola döndük, on adım daha ve merdivenlerden aşağı inmeye başladık. Kırk iki basamak saydım, sonra sağa doğru kırk beş adımlık uzun bir koridor daha. Solumdaki bir odanın kapısından içeri girdik. Oda rutubet kokuyordu.

Koridorların uzunluğu, merdivenlerin genişliği bana buranın oldukça büyük bir bina olduğu izlenimini vermişti. Arkamdan kapıyı kapattılar ve bir sandalyeye sert bir şekilde oturtuldum. Bir el başımın arkasındaki düğümü çözünce, gözlerimi kapatan bez parçası kucağıma düştü. Gözlerim ışığa alışınca, nasıl bir yerde bulunduğumu anlamaya çalıştım. Geniş bir odaydı… Bir masa, masanın üzerine sarkmış bir lamba ve tam karşımdaki duvarda geniş bir ayna gördüm. Beni buraya getiren adamlardan biri masanın karşısında oturmuş sessizce beni izliyordu. Odada eşya namına hiçbir şey yoktu. Karşı duvardaki aynaya baktım yine, aynadaki kendi yüzüme. Aynada gördüğüm bu umutsuz yüz ifadesi dünyanın en acıklı şeyiydi. Kabullenmek istemesem de bir sorgu odasındaydım. Sorular sorulacak, cevaplar istenecekti. Biliyordum ki aynanın arkasından bana çevrilmiş gözler, yapacağım her hareketi ve söyleyeceğim her sözü takip ediyordu.

Bir fotoğraf koydular önüme. “Bu adamı tanıyor musun?” diye sordular. Fotoğraftaki adam ölüydü, olay mahallinde çekilmiş bir fotoğraf olmalıydı, adamın başının çevresinde bir kan gölü vardı. “Bu adamı sen mi öldürdün?” diye sordular bir kez daha. Sesimi çıkarmadım. Suratıma şiddetli bir tokat indi, dudağım patladı.

Hâlbuki o kadar da büyütülecek bir şey değil. Alt tarafı birini öldürmüşler, o kadar. Cinayet, katil ve maktul… Hepiniz çocuklar gibi korkarsınız. Sadece bu kelimeleri duymanız bile yeter ürpermenize. Güneş ufuktan batarken oluşan tan kızıllığında ve ıssız ormanlarda ağaç yaprakları üşürken ve rüzgârda uğuldayan tepelerde ve yeşil çimlerin üstündeki yağmur damlacıkları henüz kurumamışken bir yangın çıkıp koca bir ormanı küle çevirebilir mesela. Kükreyen dalgalar pusulası şaşmış tekneleri şiddetli fırtınalarda alabora da edebilir. Bir tren raydan çıkar, deprem olur, sonra savaşlar, hastalıklar, salgınlar. Yıkım hayatımızın bir parçası… Yıkıcılık da öyle…

Suratıma yumruklar inmeye başlıyor. “Görgü tanıkları var, seni parkta görmüşler. Neden öldürdün bu adamı?” Susmaya devam ediyorum. Bir makalede okumuştum; yıkıcılık özgürlükten kaçmanın bir yoluymuş. Özgürlük insana kaygı ve endişe veriyormuş çünkü. Hiç düşünmezsiniz böyle şeyleri değil mi, aklınıza bile getirmekten imtina edersiniz. Konforlu yaşamlarınızda size uzanıp dokunacak yabancı bir elin korkusunu duyarsınız ama içten içe. Ölüm hayatın bir parçasıdır. Hayatın içinde olan bir şeydir. Adamın biri öldürülmüşse bana ne?

Tekmeler tokatlar ardı ardına inmeye devam ediyor. Başımın büyük bir belada olduğunu biliyorum. Neden bahsettikleri hakkında ise hiçbir fikrim yok. “İtiraf et!” diye bağırıyor polis. Bir yandan da suratıma tokatlar indirmeye devam ediyor. Polislerden biri bezgin bir sesle: “telefonu getir!” diyor diğerine. O ana kadar öfke ile suratıma yumruklar indiren sorgu memurunun ilk defa yüzü aydınlanıyor, çocukça gülümsüyor. “Şimdi telefon gelecek.” diyor. Odadan çıkıyor. Kısa bir süre sonra odaya elinde üzerinden bakır teller sarkan bir kutuyla geri dönüyor. Bana telefon getirmelerine şaşırıyorum, kimi arayacağımı bilmiyorum, seni de arayamam.

Sorgu memurunun elindeki telefon çok ilkel, siyah renkli, yan tarafında çevirmeli bir kol bulunan, üzerine kablolar bağlanmış bir kutudan ibaret. Bir devlet dairesi de olsa bu devirde böyle bir cihaz kullanmaları tuhaf doğrusu. Herkes cep telefonu kullanıyor artık. Bu saçma aletle nasıl bir telefon görüşmesi yapabilirim? Sonra telefon olduğu söylenen bu kutunun kablolarının hiçbir yere bağlı olmadığını görüyorum. Böyle bir telefonla görüşme yapabilmek için en azından telefonun bir santrale bağlı olması gerekir. Sorgu memuruna şaşkın bir ifadeyle bakarken, o umursamaz bir tavırla yanıma geliyor, pantolonumun düğmelerini çözüp, pantolonumu ve külotumu dizlerime kadar indiriyor. Telefonu nereye bağlayacaklarını anlıyorum.

Her ne kadar telefona benzese de bu aleti Graham Bell icat etmiş olamaz. Telefon haberleşmek içindir. Konuşmak isteyen insanları birbirine bağlayan bir cihazdır. Sesleri iletmektir görevi.  İcat kendinden beklenen işlevi gerçekleştirmelidir. Fazlasına gerek yoktur. Sorarım size insanlık tarihinde en önemli yerlerden birine sahip böyle bir buluşu, işkence gibi aşağılık bir amaç uğruna kullanmak da neyin nesi?

İlk elektrik şokundan sonra sorgu odasındaki herkesi şaşırtan oldukça tuhaf bir şey oluyor. Elektrik şokuna maruz kalan cinsel organıma kan hücum etmesiyle birlikte, tüm çektiğim acılara ve kendimi dizginleme çabalarıma rağmen, erkekliğim kabarıyor ve dimdik hale geliyor. Olmadık durumlarda insanın başına böyle şeyler gelebilir. Ancak şimdiki biraz daha farklı.  Bunu sorgu memurları kendilerine yapılmış düpedüz bir hakaret ve aşağılama olarak kabul edebilirler. Ya da bana yeterince acı çektiremediklerini düşünüp işkencenin dozunu arttırabilirler.

Gözlerini cinsel organıma dikip, “hangi örgüte üyesin?” diye bağırıyor. Soruyu bana mı soruyor tam emin olamıyorum. Bunun bir örgüte üye olmakla ne ilgisi olabilir? Bu tamamen biyolojik bir olay. Diğer memur önüme büyük bir askeri tesisin ve bazı binaların krokilerinin bulunduğu bir dosya koyuyor. Patlayıcıları kimden temin edeceğimizi, eylemi kiminle ne zaman yapmayı planladığımızı soruyor. Patlayıcıların yerleştirileceği noktaları kroki üzerinde göstermemi istiyor.

Tüm bunlar benim suçum aslında. Düşünüyorum da hep dik başlı biriydim ben ve gençliğimde suça bulaştığım da oldu. Fakat önemsiz şeyler. Solculuk oynuyorduk, duvara yazılan birkaç slogan, yürüyüşler, bekçi düdüğü, kaçışmalar… Otoriteye karşı bir başkaldırıydı bizimkisi. Zorbalığa karşı direnişti. Askeri bir tesise bomba koymak kadar ileri götüremedik bunu. Hayatımda bir kez olsun bomba görmedim ben, nasıl yapılır da bilmem. Sevgilimi bekliyordum sadece. Kaçalım dedik, uzaklaşalım buralardan.

“Konuşsana lan!” diye bağırdı. Konuşamıyordum, her şey bir iç monologdan ibaretti. Öfkeyle telefonun kolunu çevirmeye başladı ve asla durmak bilmedi. Kaç tur çevirdiğini sayamadım, kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda erkeklik organım büzüşmüştü ve ucundan kan geliyordu. Belki de bundan sonra çocuk sahibi olamayacaktım. Hücreye götürdüler. Bir gece orada kaldım.

Sabah olunca bir sorgu memuru beni alıp tekrar sorgu odasına götürdü. Bu sefer kendini polis müdürü olarak tanıtan yaşlıca bir memur geldi. Önceki gece yaşananlar hiç olmamış gibi dostça davrandı bana. Elinde bir dosya vardı.

Fiziksel dünyada, bir cisim aynı zaman noktasında iki farklı yerde bulunamaz, ancak zihinsel dünyada bir fikir birden fazla kişinin aynı anda aklından geçebilir. Yani sevgili okuyucu, senin de tahmin ettiğin gibi bu cinayeti benim işlemediğim çabucak ortaya çıktı. Polis müdürü hiç acele etmeden, dosyanın içinden adli tıp raporunu çıkardı ve yüksek sesle okudu:

“Sağ kulağın bir santimetre üstünde saçlı deride, silah mermi çekirdeği giriş yarası gözlendiği, atışın bitişik mesafeden yapıldığı, ölümün mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı kafatası kemik kırığı ile birlikte beyin kanaması ve beyin doku harabiyeti sonucu meydana geldiği tespit edilmiştir.” Bir süre sessiz kaldı ve bir sigara ikram etti bana. Sigaralarımızı yaktık. “Adam kendi kafasına sıkmış,” dedi. “Olay yeri inceleme raporu bu yönde. Maktulün sağ elinde barut lekeleri de tespit edildi. İntihar yani… Özgürsün.  Dün gece olanlar için de kusura bakma, sonuçta işimiz bu. Sen de çok zorluk çıkarmışsın hem.” Sigarasından derin bir nefes çekti.

“Olayın gerçekleştiği saatte seni parkta görmüşler, ne arıyordun orada?” İlk defa sesim çıktı ve cevap verebildim: “Kaybolmuştum galiba, lunaparkı arıyordum.”

Hasan Yunuslar

Sözcüklerin tılsımına, kurmacanın büyüsüne kapılmış, kalemiyle sayfa düzleminde yarattığı öteki dünyalardaki sürgünlüğü ile özgürleşen bir adam.

5
0

YAZAR HAKKINDA

Hasan Yunuslar

Sözcüklerin tılsımına, kurmacanın büyüsüne kapılmış, kalemiyle sayfa düzleminde yarattığı öteki dünyalardaki sürgünlüğü ile özgürleşen bir adam.

Bir Yorum Yazın

77 + = 84