İncelemeler

Guy de Maupassant – Çıngırak Ana Öykü İncelemesi

İnceleyeceğimiz öykü öncelikle dramatik yoğunluğu ile dikkatimizi çekiyor. Daha önce aynı yazarın incelediğimiz ‘Elveda’ öyküsü gibi bu öyküde de yaşlanmak, gençlik ve güzelliğin yitip gitmesi gibi temalar ilk anda dikkatimizi çekiyor. Ancak Elveda öyküsü daha dingin, yavaş bir seyir izlerken bu öykü daha dinamik.

Anlatıcı kendi çocukluğundan bahsederken bizi yoksul, yaşlı bir kadın ile tanıştırıyor. Anlatıcının evine ütü yapmak için gelen bu terzi hanım ne yazık ki tonton, sevimli bir teyze olmaktan çok uzak. Çirkin mi çirkin bir kocakarı!

Dikkat edersek anlatıcı kadının çirkinliğini en üst perdeden betimliyor.

‘Uzun boylu, zayıf, hafif sakallı bir kadındı. Yani yüzünün çevresi sakala benzeyen tüylerle çevriliydi.’

‘Tuhaf bukleler halinde ekilmiş sakalları vardı.’

Öyle ki kadıncağıza acımadan yüzünün her yerini sakallarla dolduruyor!

‘Burnunun üzeri, burnunun altı, çenesi özellikle yüzünün her yeri sakallarla doluydu.’

Bu kadarı ile de yetinmiyor, kadının bacağından sakat olduğundan, gözlerinin iyi görmediğinden bahsediyor.

‘Topallıyordu. Sıradan bir topallama değil. Demir almış bir gemi gibi topallıyordu.’

Maupassant’ın Quasimado ya da 3. Richard’ı aratmayacak çirkinlikte bir kadın yaratma çabası boşuna değil. Yaşlı kadının dramı birazdan göreceğimiz gibi iki yönlüdür. Hem yaşlanmış olmaktan ötürü çirkinleşmiş hem de gibi sevdasının, saflığının, temiz yürekliğinin kurbanı olduğu için topal kalmıştır. Bu öyküyü Elveda öyküsüne göre daha dinamik bulma sebebim bu. Yazar, okuru birden fazla kriz yaratarak etkilemeye çalışıyor. Ben bu tip krizlerin öyküye ivme kazandırdığını düşünüyorum. Şimdilik bu konuyu tekrar geri dönmek üzere bir kenara kaldıralım.

Anlatıcı Çıngırak Ana’nın düştüğünü görüyor. Doktor çağrılıyor ve yaşlı kadının öldüğünü öğreniyoruz. Bu düşüş ironik çünkü birazdan doktorun anlatacağı üzere kadının ilk yere kapaklanışı değil. Doktor Çıngırak Ana’yı gördüğünde çok şaşırıyor ve bize kadının gençliğinde başından geçenleri anlatıyor. Metnin başında tanıştığımız bize çocukluğunu anlatan anlatıcıya birinci anlatıcı, anlattığı öyküye geniş öykü diyelim.  Metnin ortasından sonuna kadar bize eşlik eden doktor ikinci anlatıcı, anlattığı öykü de çekirdek öykü olsun.

Çekirdek öykü doktorun ‘Ah zavallı kadın… ’  feryadı ile başlar. Doktorun anlattığı öyküde birden Çıngırak Ana’nın on yedi yaşındaki haline dönüveririz. Haliyle o yaşlarda dikkat çekicidir.

‘Henüz daha on yedi yaşındaydı ve çok güzel bir kızdı, evet belki bana inanmayacaksınız ama çok güzel bir kızdı.’

(İtiraf etmeliyim ben inandım.)

Ardından bizi genç, yakışıklı bir delikanlı ile tanıştırır. Evet, doğru tahmin ettiniz bu delikanlı bizim genç ve güzel kızımızın aklını başından alacaktır.

‘O dönemde boylu, poslu çok güzel yüzlü bir delikanlı kasabaya gelmiş, yardımcı öğretmen olarak görev yapmaya başlamıştı. Bütün kızlar peşinden koşuyor, o ise oldukça asabi ve nemrut bir amir olan okul müdürü Grabu Baba’nın korkusundan kimselere yüz vermiyormuş.’

Grabu Baba, sonradan topal bacağından dolayı ‘çıngırak’ lakabını alacak olan o güzel kızı yanında çalıştırmaktadır. Anlatıcıdan kızın gerçek adının ‘Hortense’ olduğunu da öğreniriz.

Birinci anlatıcı tarafından çıngırak ananın ne kadar çocuklara karşı sevecen bir kadın olarak tanıtıldığına dikkat edelim. Çocuğun üşümemesi için tavan arasına çıktıkları zaman kendi ayağının altında tuttuğu ısıtıcıyı hemen veriveriyor, çocuğa bol bol masallar, hikâyeler anlatıyor. Aynı kadın on yedisinde de ikinci anlatıcı tarafından iyi niyetli, saf temiz yürekli bir kız olarak betimlenecektir. Sigisbert adlı delikanlı ile baş başa okulun ikinci katında buluşmaya gitmekte isteksizdir. Oğlanın daveti üzerine buluşurlar. Grabu Baba ansızın onları basıverdiğinde yakışıklı delikanlının ne kadar bencil ve korkak olduğu bir anda ortaya çıkıverir. Bir anda kızın korkmasına fırsat vermeden kendisi en yüksek perdeden feryat etmeye başlar.

‘’Saklan! Seni bulursa hayatım mahvolur! Kariyerimi mahvedeceksin!’

Bu haykırışta delikanlının kariyerinden bahsetmesi de aslında çok tuhaf çünkü asıl kariyeri tehlikede olan Hortense’dir. Zira Grabu Baba’nın yanında Hortense çalışmaktadır. Haliyle böyle bir kriz anında fedakarlık yapan tarafın erkek olması beklenir.

Fakat Hortense gerçekten seven bir insanın davranacağı gibi davranır, Sigisbert’in başının belaya girmemesi için kendini pencereden hiç düşünmeden atıverir. Maupassant’ın Hortense’e, aşağı atlamadan önce sevdiği erkeğe aşağıda buluşalım, dedirtmesi de önemlidir. Kızcağız aşağı atlarsa bacaklarını kırabileceğini bile düşünememiştir. O kadar toy, o kadar çocuktur!

Bu kısa öyküde Hortense’in asıl dramının sevgisine karşılık bulamamak, sevdiği gibi sevilmemek olduğunu söylemek sanırım abartma olmaz. Çıngırak Ana’nın kırık bacağı aslında kırk kalbidir. Hortense’in bundan sonra yeni bir sevda yaşayacak ne ruhsal ne de fiziksel enerjisi kalmıştır. Hayatına bundan sonra da erkek girmediğini ikinci anlatıcı da onaylayacaktır.

‘Hayatı boyunca tek sevdası işte bu olmuştu ve bakire olarak öldü.’

Peki, artık öykünün nasıl ve neden bizi etkilemeyi başardığını öğrendiğimize göre şunu sorabiliriz: Öykü daha iyi olabilir miydi? Nasıl daha iyi olurdu?

Çıngırak Ana metninde birden fazla dramatik unsurun bir araya getirildiğini konuşmuştuk. Çıngırak Ana’nın yaşlanmış ve çirkinleşmiş olması, cesaretinin, yüce gönüllüğünün ve sevdasının kurbanı olarak geçirdiği kaza, eş zamanlı olarak yaşadığı hayal kırıklığı kadının krizidir. Biz şimdi Hortense’i olduğu yerde bırakalım, metnin neredeyse kenarında kalmış şu kendini bilmez Sigisbert ile neler yapabiliriz biraz düşünelim!

Maupassant’ın öyküyü birinci ve ikinci anlatıcı adını taktığımız kişilere anlattırıyor. Peki olayları çok daha içinde olan Sigisbert neden anlatmıyor? Sigisbert’e zengin bir ailenin şımarık çocuğu olmak doğrusu çok yakışırdı. Yıllar sonra Hortense ile karşılaştığında onu ilk başta tanıyamayan, çok çirkin bulan, yüzüne bakamayan bir Sigisbert. Zamparalık uğruna kendisinin ve genç kızların başına belalar açmış bir Sigisbert. Çıngırak Ana’yı çökmüş, topal hali ile tanıdığında geçmişi hatırlayan, suçluluk duyan bir Sigisbert! Ama şimdi bu kadar ipucu yeter!

İkinci anlatıcı doktor yerine Sigisbert’in kendisi seçilse idi Sigisbert’in karakteri üzerinde yazarın çalışma fırsatı daha çok olacaktı. Belki öyküye yeni bir trajik kahraman daha eklenecek, öykü daha da derinleşmiş olacaktı. Maupassant olasılıkla Hortense’in öykünün merkezinde kalmasını istedi. İkinci bir karakterin acısı kadının trajedisini gölgeleyebilirdi. Ben yine de ikinci anlatıcı olarak Sigisbert’i görmek isterdim.  Bu durumda ortaya nasıl bir öykü çıkardı, o başka bir yazının konusu olsun.

YAZAR HAKKINDA

Irmak Erkan

Bir gece yatağından kalktı. En sevdiği pantolonunu, gömleğini giydi, cüzdanını yanına aldı, çantasını sırtladı; karısını ve çocuklarını öpüp odadan çıktı.
Çalışma odası soğuk, karanlıktı. Ahşap masanın üzerindeki gece lambasını yaktı, sobayı tutuşturdu. Sandalyesine oturdu, yazmaya başladı.

Bir Yorum Yazın

2 Yorum

  • O bir sonraki yazıyı, kafandaki kurguyu da merakla bekliyorum 🙂 Şahane olmuş.

  • Çok duygu yüklü, derin incelikli bir inceleme olmuş.Başarıların daim olsun.