Edebiyat

BIÇAK

Avcuna sıkıca alıyorsun beni. Başparmağın ile yukarıdan, serçe ve yüzük parmağın ile aşağıdan, arkamdan kavrıyorsun. Tenin sıcak. Parmakların güçlü. Sert, keskin bir darbe ile en tepemden başlayarak usul usul soyuyorsun. Titizlikle. Özenle. İtinayla… Ara vermeden işliyor parmakların. Bıkmadan. Vazgeçmeden. Beni bırakmadan…

Çok ileri gitmeye korkuyorsun. İncitmemeye çalışıyorsun. Parmaklarında heyecanını hissediyorum. Canım yanıyor. Sessizce katlanıyorum. Üzerimden sıyırıp attıklarını görmezden geliyor, yere düşenlere aldırmıyorsun. Karşında her dakika daha savunmasızım. Her darbende biraz daha eksildiğimi, güçsüzleştiğimi hissediyorum. Beni aç gözlerle, iştahla izliyorsun. Sen beni arzuladıkça dönüşüyorum. Değişiyor, çoğalıyorum. Artık ilk baştaki kadar canımı yakmıyorsun. Tekrar dokun, yeni bir gözle bak bana. Artık ıslak, apak ama hala diriyim.

Yaklaş. Sabırsızlanıyorum. Sakın bana tok olduğundan, bana doyduğundan bahsetme. Beni istemediğini söyleme. Beni bekletme. Yalnız bırakma. Terk edildiğimde öfkelenirim. Başkaları gibi kızarmam, koyulaşırım; kapkara çirkin bir şey olur çıkarım. Yanıma sokul. Dudağını yaklaştır. Teninin kokusu tadıma karışsın. Asıl hikâyemiz şimdi başlıyor.

YAZAR HAKKINDA

Irmak Erkan

Bir gece yatağından kalktı. En sevdiği pantolonunu, gömleğini giydi, cüzdanını yanına aldı, çantasını sırtladı; karısını ve çocuklarını öpüp odadan çıktı.
Çalışma odası soğuk, karanlıktı. Ahşap masanın üzerindeki gece lambasını yaktı, sobayı tutuşturdu. Sandalyesine oturdu, yazmaya başladı.

Bir Yorum Yazın